2. Harpler
Şâirsizlikten Çıkar.
Şiirle her zaman alakadar oldum. Okuma yazmayı
yine çok kıymetli babacığıma borçluyum ki 4-5 yaşlarında öğrendim. Babam her
daim okurdu ve bu okuma aşkı bana da sirayet etti. Zaman zaman bunun haklı
buhranlarını yaşasam da bu durumdan oldukça memnun olduğumu söylemem gerek. Çok
erkenden cümle okumaya ve yazmaya alışınca, normal ve sıradan cümlelerden
sıkılmam diğer insanlara nazaran daha çabuk oldu. İçerisinde bulunduğum yoğun
Arapça eğitimiyle birlikte kelimelerin temel anlamlarından daha etkili olduğunu öğrendim mecaz
anlamlarının. Bu soyut manalar insanın içerisini ürpertse bile tatlı bir eda
yayıyor çehreye kulağa hoş geldiği ve büyük bir gizem uyandırdığı için. Kelime
dediğimiz kavram o kadar güçlü ki. Kelimeler birleşip kelamı, ve kelam da güzel
bir laf ustasının elinde akıllara durgunluk verecek kudrete sahip olan hitabeti
oluşturur. Öyle bir yere varır ki ne söylediğinden ziyade nasıl söylediğin
kıymete biner. 2. bölümde anlatacağım hayatımın en garip dönemlerinde bir kitap
okumuştum. Bir Satanistin Anıları.

Kitabın kapağını kapattığım anda dünyam başıma yıkılmıştı. Kitap o döneme
kadar bana öğretilenlerin neredeyse tamamını yalanlıyor ve aksine bir hüküm
veriyordu. Normal şartlarda özellikle de o saf ve masum yaşlarımda böyle
palavralara inanmam imkansızdı. Karşıma birisi geçip söylese onu sopayla
kovalar öldürmeğe kalkardım. Ama kitap o kadar güzel yazılmış ve o kadar usta
bir üslup ile okuyucuya seslenmişti ki(en azından o yaştaki benim için
böyleydi) yazılanların aksini iddia etmek imkansız görünüyordu. Dünyanın en
saçma kelimesi; eğer doğru kişinin ağzından, doğru bir ses tonu ve doğru bir
biçimde söyleniyorsa o kişi o dediğine herkesi inandırabilir belki de. Dinlerin
tamamı bu şekilde yayılmıştır. Hayatında hiç yalan söylememesi ile bilinen ve
toplumda nispeten değeri olan bir insan, arapça gibi edebiyatı çok büyük bir
dilde, davudi bir ses ile bir gün bir tepeye çıkabilir ve insanlara dün bana
bir melek göründü diyebilir, ve şu an benim sırf oruç tutmadığımı anlayıp bana
kızmasınlar diye gündüzleri ailemden gizlice yemek yememi sağlayabilir. Ve bu
öylesine bir kelebek etkisi ile gelişen olaylar silsilesi değil, etraflıca
düşünülmüş, iktidar ve güç için insanların ne yalanlar söyleyebileceğinin tam
anlamıyla kanıtı olan büyük bir komplodur. Kitle manipülasyonu her zaman
mevcuttur. Arkadaşlarının arasında ''o anlatsın o çok iyi fıkra anlatıyor''
denilen çocuk da bu güce sahiptir, ''valla beni kimse sikmedi, ne oldu
anlamadım, bir anda hamile kalıvermişim'' diyen Meryem de. Bu tarihin her
anında olan yalancılar ve usta laf cambazları, bilimin de sanatın da; akılcının
da sanatçının da her zaman düşmanı olmasına ve kayda değer dünyaya hiçbir
yararları olmamasına rağmen; dünyanın sonuna kadar azra, bakire ve dürüstlük
sembolü olarak kalacaklar. Bu; kelimenin, kelamın ve işte hitabetin gücüdür.
Buna karşı çıkmak da manasız ve çocukçadır. Dünyada daha iyi yalan söyleyenler
ve daha fazla dümen çevirenler her zaman daha iyi yerlere gelirler ve bunun için
de pek tabii insanları kullanırlar. Eğer dürüst bir insan olursanız, anneniz
başınızı okşar belki sözde yalana tahammülü olmayan sevgiliniz sizi daha çok
sever. Ve belki de şanslıysanız şirinleri görebilirsiniz. O kadar. Bu sözlerime
ben de karşı çıkmak ve katılmamak istiyorum. Ben de dürüstlüğümle övünmek ben
de göğsüme vura vura : ''Ben Anadolu çocuğuyum! Yılandan korkmam, yalandan
korktuğum kadar!'' demek istiyorum. Ah Kayahan ah. Bu şiiri de bırakayım buraya
belki dinlersin. İboyu dinleme lütfen sadece Kayahanın mimiklere dikkat etmeni
istiyorum. https://www.youtube.com/watch?v=EsiroxDjFZk&t=226s . E lafı
geçmişken kısacık Kayahan'dan da bahsetmeli. Şarkılarını burada övecek değilim,
isteyen merak eder dinler, hepsi birbirinden güzel. Ama has dürüstlük, enfes
bir ses ve laf aramızda adamakıllı bir yürek sahibi kendisi. Ezelden beridir
yalanı öven ben, böyle insanlara denk geldikçe çocuk gibi seviniyor, dediğim
her şeyi unutuyor ve dünyaya aşkla bakmaya başlıyorum. Ey Kayahan, senin benim
bu dünyaya dair umutlarımı yeşertmeye ne hakkın var be adam? Neyse içimdeki
twitter adam coştu. Böyle her konuda öte beri bir fikir sahibi olan ve bu
bağlamda gevezelik etmeyi sürekli, çok seven ben; zaman zaman kendimi Kayahan
ile uyarıyorum. Çizmeyi Aşma! Şu röportajın atacağım bölümündeki hikayeyi
dinle. Pek favkalade veya olağanüstü bir şey değil ama niyeyse beni derinden
etkilemişti ilk seferimde. Kendisine Enver Aysever tarafından siyasi bir soru
yönetilen Kayahan'ın cevabı.( Bu nasıl bir cümle amınakoyayım pazar magazini
miyim ben?)(Enver Ayseverin de ayrı amına koyayım da nefret ederim isminden
cisminden ama çok küfür ettim yeter) https://www.youtube.com/watch?v=Re2HrJEG758&t=996s
Bir ülkede siyasetçiler siyaset konuşmuyorsa,
eğitimciler eğitime dair bir şey söylemiyorsa, hukuk adamları hukuğun içinden
geçiyorsa, din adamları 13-14 yaşlarında erkek çocuklara tecavüz ediyorsa. Yani
hiç kimse kendi işini yapmayıp bir de üzerine hiçbir açıklama yapma gereği
duymuyorsa; bu tarz soruların sanatçılara ve özellikle gençler tarafından örnek
almak istedikleri şahsiyetlere sorulması çok normal. Celal Şengör'ün jeoloji dışında
üstüne vazife olmayan her şeyi konuşması ve üstüne üstlük bütün bu
söylediklerinin hepsinde de olağanüstü bilgili ve hakim olması ancak bu ülkede
kabul görülür bir durum. Okan Bayülgen'in oyuncu, televizyoncu, fotografçı,
sinemacı, seslendirmen, yönetmen, yazan ve daha bir sürü şey olması ve aynı
zamanda bütün çirkinliğine rağmen defalarca seksi erkek seçilmesi de aynı
şekilde şaşırtıcı bir durum ama konumuzla alakası yok sanırım. Okan Bayülgen'e
aşığım ama şimdi fangirllük yapmak istemiyorum. Hadi çok goygoya sarmadan
toparlayalım daha hikayeme girmedim bile. İşte bu kelimelere yüklenebilecek
anlamların gücünü bilinçli veya bilinçsiz anladığımda şiire merak sardım.
Babamın gençliğinde bir kaç satır karaladığını da biliyordum. Annem için
yazmış, çok aman aman olmasa da beğenirdim o zamanlar. Hadi dalga geçmeyeceksen
seninle de paylaşayım:
Dayım sordu
yolda, ''ne düşünüyorsun dayım?''
''Ne bileyim''
dedim ''dayı''. ''Daha henüz yoldayım''
Ba ba laflara bak tunç kafiye falan yapmış. Neyse
işte babam yazarmış önceden. Ama asıl sülalenin şairi amcam idi. Faruk Ateş.
Gidip bakın var şiirleri google'da. Ben hiçbir zaman açıp da okumadım, pek bir
şeye benzediklerini sanmıyorum. Kendimi beğenmişlikten değil. Sadece içerisinde
bulunduğumuz cemaat baskısı yüzünden bizim sülaleden kimsenin gerçekten hür ve
bağımsız, kaliteli bir sanat eseri çıkaracağına inanmam. Ben de o dönem deli
gibi şiir okumaya ve ara ara yazmaya gayret ediyordum. Takdir edersin ki benim
de yazdıklarım allah muhammedden öteye pek geçemiyordu. Okul müsamerelerinde
okumaya başladım. Yalanım yok iyi okurdum. Küçüklükten beridir camiide hutbe
okuduğum için sahne çok da farklı gelmiyordu camii minberinden. Asıl patlama
bir Türkçe dersinde meydana geldi. Murat diye bir öğretmen. Çok kabadayı ve
bilmiş bir edası vardı her zaman derslerinde. Çok iyi birisi olmasına rağmen
kimseye iyi davranmazdı derslerde. Bu da eski öğretmen kafası, otorite problemi
çekmemek için. Çünkü ortaokul veledi en ufak bir iyi niyet belirtisinde sınıfta
savaş çıkarabilir. Bir gün geldi ve bir şiir yarışması olduğunu açıkladı. Ben
ilk vakit okumak sandım ve heyecanlandım çünkü yazmam okumam kadar iyi değildi.
Sonra yazılacağını anladım. Konu da iğrenç. Bak güzel kardeşim. Şiirin ve hatta
sanatın tek bir konusu vardır. Aşk. Bunun dışındaki diğer türler aşka olan
yakınlık türlerine göre ayrılır. Ama ''Dünya Pilotlar Günü'' ne nasıl şiir
yazayım ben amk. O zamanın yarışmaları hep öyleydi. ''Küresel Isınma hakkında
şarkı'', ''Kızlarsoruyor üyelerinin de insan olduğuna dair makale'' hehe. Neyse
o zaman da konu ekmek israfı. Ekmek israfına nasıl şiir yazılır, yazılmaz. Ama
ben birilerinin oyununa geldim, gazla da çalıştığım için bilirsin, dedim
yazayım. Beynimi o kadar kullanmadım ki yazarken, 10 dakika falan sürdü. Formül
şu: İktidar kim, akparti. O zaman daya ya allah muhammed, araya iki tane ekmek
kelimesi sok, geri kalan da osmanlıca kelimeleri döşe, tamam. Aha ortaya çıkan
eser:
''Ey yaratıldığın topraktan çıkana ihanet eden
insan,
Kaldı ki bir parça ekmeğe muhtaç olacağın o
muhteşem an,
Sanıyor musun ki yine edebileceksin Allah'a
isyan,
Ne olur şefaatçin olan ekmeğe saygılı ol''
Az önce babamın şiiri ile dalga geçtiğim için özür
diliyorum. Ya şu şiir var ya. Sadece şu şiir bile nasıl yetiştirildiğimin bir
özetidir. Ya kardeşim anladık ekmek israfı tamam da. Allah ne alaka amk. Ama
işte ekmeğe şiir olmaz dedim ben. Şimdi olsa da ne yazacağımı bilemem. Tarla
buğday başak falan derim sonra yağmurun yağışı, bu yağmuru da biri yağdırıyor
bakın falan derken gene allaha bağlanır. Başlığını unutmuştum görünce tekrar
güldüm. Aşikar Kayıp. Bah hele. Fen öğretmenim elinde şiiri tutarak babama
şöyle demişti: ''Sadece şu başlık bile Yemliha'nın ne kadar derin ve ilmi bir
zekası olduğunun ispatıdır.'' Siktiğimin hayatlarında kitap okumamış cahilleri
sizi. Hadi bizim köyü anlıyorum onları kandırdım tamam da ilde birinci oldu
şiir amınakoyayım. Bütün Aydın mı gerizekalı? Şiiri birinci yapan içeriği değil
bu kadar arapça kelimenin 7. sınıf bir velet tarafından yazılmış olmasıydı.
Normalde 3 kıta yazmıştım o derste. Ertesi gün hoca çok alakasız başka bir
öğretmenin dersinde sınıfa girdi ve beni dersten aldı. Karşısına oturttu tenha
bir yerde. Bunu sen mi yazdın dedi. Evet dedim dün derste gördünüz ya önünüzde
yazdım. Kağıdı verdi elime şimdi bir kıta daha yaz bakalım gözümün önünde dedi.
Hemen yazdım eline tutuşturdum. Hadi dersine dedi neredeyse kızarak ve beni
yolladı. Okul bitip eve döndüğümde evde bayram havası vardı. Annem kucaklarla
karşıladı, babamın gözlerinin içi gülüyor. Meğer şiir ilçe şube müdürüne
ulaşmış. O şiiri benim yazdığıma inanmayıp özellikle hocaya gözünün önünde bir
kıta daha yazdırmasını tembihlemiş. Benim yazdığım netleşince babamı arayıp
tebrik etmiş ve benimle hususi görüşmek istemiş. Babam da şiiri okumuş. Anneme
bir övüyor beni. Gururla, ihtirasla. İşte bizim çocuğumuz, işte bizim dölümüz,
işte o yıllarca hayalini kurduğumuz Yemliha! Ben apar topar şube müdürünün
yanına gittim, çünkü bu ilgi ve mutluluktan hafif sarhoş olmuştum. Milli Eğitim
binasına girince etrafa mal mal bakmaya başlamıştım ki orada bulunan çaycı
''Şiiri yazan çocuk siz misiniz?'' dedi. Evet anlamında kafamı salladım. Bana
şube ve milli eğitim müdürünün beklediğini söyledi ve gideceğim odayı tarif
etti. ''şiiri yazan'' demişti, ''şiir yazan'' değil. Demek ki çaycı bile
şiirimi okumuş okumadıysa bile haberini almıştı. Ben alelade şiir yazan bir
çocuk değildim onun için. ''O'' şiiri yazan çocuktum. Koridorda yürürken
aklımdan bunlar geçiyordu. İçeri girdim. Beni hemen tanıdılar. Milli eğitim
müdürüyle evvelden tanışıyorduk çünkü cemaati severdi. O beni şube müdürüne
takdim etti ilginç bir şekilde. Şube müdürü rütbesi daha düşük olmasına rağmen
ondan daha kıdemli ve daha saygın gözüküyordu. Avni Bey. ''Gel bakalım Yemliha,
seninle hasbihal edelim'' dedi. Ve gözlerimin içine bakarak ekledi: ''Hasbihal
ne demek?'' ''Konuşmak, muhabbet etmek zannediyorum efendim'' dedim.
Dudaklarını büzerek daha da yakından baktı. Ve resmen sözlü sınav veriyormuşum
gibi hissetmeme sebep olacak şekilde o veya bu bahaneyle bir sürü arapça,
farsça, osmanlıca kelime sordu. Hepsine cevap verdim zira test olarak sorduğu
bu kelimeler bizim cemaat yurdunda birkaç ay kalmış olan birisi için bile
alfabe sayılırdı. Gerçekten bildiğimi görünce yüzündeki bütün şüphecilik
çekildi. Bir anda çok merhametli ve sevecen bir tavra büründü. ''Mahlasın ne?''
dedi. Olmadığını, henüz o kadar şiir yazmadığımı söyledim.(Mahlas= Şair
Nickname'i). Mahlas olmadan olmazmış, kendi mahlası andalipmiş(bülbül) falan
filan konuştu ve bana isim verdi. ''Simurg''. Geçmişe dair neredeyse her
alışkanlığımı hatta ismimi bile değiştirmiş olsam bile bu mahlası severim ve
hala imzalarımı bu şekilde atarım. Eve gidip babama bütün bunları gururla
anlattım. Babam tekrar aradı Avni Bey'i ''Bizim yurdun adı da aşiyan(bülbül
yuvası) olacaktı, madem ki siz de andalipsiniz(bülbül) lütfen yurdumuza
bekleriz''. Ah baba sen yok musun. Bu olayla birlikte Avni Hoca yurtta
talebelere bedava edebiyat dersi vermeye başladı. Bütün bunları neden anlattım.
Gel bir şarkı, sigara molası verelim birazdan söyleyeceklerim benim için bile
ağır. Bu müthiş huzurlu Hüsnü Arkan şarkısı ile başbaşa bırakıyorum seni. Ama
dalıp gitme sözlerim bitmedi çünkü. https://www.youtube.com/watch?v=ZaGnh35weo4
Gel bakalım güzel arkadaşım. Yakınlarda çok taze
bir olay yaşadım ve etkisi üzerimde. Öncesinde biraz daha o zamanki Yemliha'dan
bahsedelim, buraya bağlayacağım. Kulaklarını iyice aç. Şöyle bir baktığımda,
aslında bunları yazarken kulaklarını açması gereken asıl benim. Çünkü henüz tam
olarak sindirebilmiş değilim. Küçükken Sarayköy'de yaşamıştık bir dönem. Yurdun
yanında lojman vardı. Babam sabah yurda gider, akşam dönerdi. Ben babama aşık
ve haylice yaramaz olduğum için sürekli evden kaçar önce babamı ziyarete, daha
sonra çarşıdaki parka giderdim. Ali Kuşçu parkı. Eve epeyi uzaktı ve 4 yaşında
olduğum için annemden her seferinde hatrı sayılır bir dayak yiyordum. Annem
çözüm olarak kapıyı kitlese de anahtarı muhakkak bulurdum. O gün öyle olmadı.
Anahtarı bulamadım. Biraz pencereden dışarıyı seyretmek ve özgürlüğe en azından
uzaktan bakmak istedim sinirle. Daha sonra da televizyon izlerim diye
düşündüğümü çok net hatırlıyorum. Pencereden sarkarken, düşsem ne olur aşağı
kata tutunabilir miyim gibi çocukça hayaller kuruyordum. Ama hayaller gerçek
oldu. Ben daha ne olduğunu bile anlamadan daha 3 gün önce yapılmış betona çakıldım
5. kattan. Acı çektiğimi nedense hiç hatırlayamıyorum. Ama çığrınırcasına
ağlamaya başladım, sanki o an öyle ağlamak gerek olduğunu düşünüyordum. Anne
diye feryat ederken, annem de yokluğumu hemen fark edip evin içinde beni
arıyormuş. Buradan sonrasını annemin ağzından biliyorum. Çok yaramaz olduğum
için gürültü çıkarmadığı hiçbir an olmayan bu çocuğun bir anda sessizleşmesi
annemi şüpheye düşürüyor. Bana bakmak için odaları geziyor yokum, kapıyı
kontrol ediyor hala kilitli. Düştüğüme ihtimal verdiği için değil, sadece
refleks olarak açık camdan aşağı bakma gereği duruyor. Ben, parmak kadar çocuk,
elim yüzüm yeni betonun tozuyla bembeyaz olmuş, ona bağırıyorum. Tamamen
bilinçsiz bir şekilde merdivenlerden inmeye başlıyor ama ne yaptığını bildiği
için değil, beyni öyle yapmasını emrettiği için. Ancak orta katlardan birine
geldiğinde ne olup bittiğinin farkına varıyor ve yeri göğü inletecek şekilde
bağırıyor. Çocuğum düştü, evladım düştü! Yardım edin! Ben çığlığı ve arkasından
çıkan gürültüyü, kapı çarpmalarını, hızlı hızlı nefes almaları, insanların
birbirine bağırmasını ve gitgide artan ayak seslerini duyuyorum. Beni
kucaklayıp hızlıca bir arabaya bindirdiler.
Gözümü açtığımda sol dizime bir demir geçirip
bacağımı asmışlar. Dizim kırılmış. Birkaç küçük yara bere haricinde de pek bir
şeyim yok. Mucize dedi başıma toplanan bütün akrabalar. Melekler korumuş diye
fısıldadı kimisi. Babam o esnada hatim okuyormuş o yüzden kurtulmuşum yine bir
başkasına göre. Amcam bana bir oyuncak melodika almış nereden akıl ettiyse.
Tuşlara basar eğlenirim diye. Babam bir kağıda notaları yazıp tek tek her tuşun
üzerine bantla yapıştırdı. Babam ne çok şey biliyordu. Sahi babam, notaları
nereden biliyordu? Hayranlıkla seyrediyordum o bunları yaparken. Sonra birkaç
şarkı da öğretti bana çalmam için. Doo do re mii mii re do re mi doo. Neşeli ol
ki genç kalasın'mış bu. Sonra ''dalda duran 3 elma''. Ve ''Ankara'nın taşına
bak''. Sonra yine bir gün bir hediyeyle gelmiş hastaneye. Bir kasetçalar. Ama
aynı zamanda hem radyo hem de fener. Vay be. Bir tane de kaset almış. ''Çocuk
Korosu''. Hastahanede kaç gün kaldık hatırlamıyorum ama sabahtan akşama bu
kaseti dinlerdim. İçindeki hiçbir şarkıyı doğru dürüst hatırlamıyorum ama bir
tanesi var ki. Demek ki onu daha fazla sevmiş ve dinlemişim. Bir ninni
niteliğinde, hicaz makamı, mükemmel bir eser. Al buraya koyuyorum, yatmadan
önce mutlaka dinlersin. Büyüleyici bir güzelliği var bu ninninin. https://www.youtube.com/watch?v=u9q0CyB8CSg
Bir büyüsem, tıpış tıpış bir yürüsem.
Zannediyorum o zaman yürüyemediğim için bunu çok sevmiş olacağım. Zaman geçti.
Ben büyüdüm. Günden güne babama ve kasetlerine ilgim artmıştı. Orada duyduğum
her şeyi söylemeye, taklit etmeye kalkardım. İşte o anlarda, babamdan hiç
görmediğim bir soğukluk işitirdim. Ya doğrudan doğruya kızar ve söyleme diye
bağırır ya da dolaylı biçimde kargalar sussun gibi kinayeli laflar ederdi. Hep
böyle oldu ve ben buna hiç anlam veremedim. Gittiğimiz mevlütlerde bile ilahi
okumama izin vermez çok ısrar ettiğim halde kendisi de okumazdı. Kendi kendime
söylemeye çalışsam bile dalga geçerek şevkimi iyiden iyiye kırardı. Ne kadar
düzgün okuduğumu düşünürsem düşüneyim, noktasından virgülüne mutlaka bir hata
bulur ve herkes becerebildiği işi yapsın derdi. Mükemmel becermiyordum, hatta
iyi bile sayılmazdım şarkı söylemekte ama bunları da duyacak kadar fena
olduğunu zannetmiyordum. Bu konuda bu kadar kat'i ve kaba olan babam, iş az
evvel anlattığım şiir mevzusuna gelince ise tam tersi bir mizaçta beni göklere
çıkardı. Övmeleri bitmiyor ve bütün akrabalara ve tanıdıklara benim bu
maharetimden bahsediyordu. Oysa ben çok iyi yazdığımı bile düşünmüyordum. Hem
babam bana notaları öğretti. Bana bildiğim bütün eserleri, ezgileri öğretti.
Bana dinleyeyim diye radyo aldı. Ne oluyordu? Anlam veremiyordum. Ta ki geçen
haftaya kadar.
Ders çalışmam gereken bu dönemde bir gün gitara
dalmışım. Annemle de çok şiddetli kavga etmiştik ve kavganın sonu klasik benim
''ben müzisyen olacağım sikeyim sınavını da çarkını da çalışmıyorum lan'' gibi
demeçlerimle son bulmuştu. Komşuya bir yere mukabeleye gitti. Geri geldiğinde
saatler geçmiş olsa bile hala çalıyormuşum ve farkında değilim. İnsan gerçekten
olmak istediği yerde olunca, yapmak istediği şeyi yaparken zamanı fark
edemiyor. Beni bir 15 dakika izlemiş. O kadar meşgul olduğumdan onun geldiğini
fark etmedim bile. Ve yaygarayı kopardı. Babama bağırmaya neredeyse terbiyesini
kaybetmeye bile başladı. ''Senin eserin bu çocuk... sen zamanında şöyle demedin
mi... sen de aynısı değil misin... bu sevda nereden geliyor sanki...'' Babam
çocuk duymasın sus dedi anneme. Ama bunu bağırarak söylediği için duymuş
bulundum. Koştum. Neyi duymayacakmışım? Babam usulca bana baktı ve gözlerini
kaçırarak '' Kütüphanenin üzerinde, kırmızı kaplı'' dedi. Koştum baktım.
Kırmızı bir kılıfa yerleştirilmiş bir kaset. Ama üzerinde sanatçı ismi, hiçbir
şey yok. Demek ki boş kaset ve babam içine bir şey kaydetmiş. Kılıflı olduğu
için değerli olduğu da açık. Teybe taktım ve dinledim. Ne yalan söyleyeyim, ne
hissettim bilmiyorum. Daha çocuk olsam belki ağlar belki orayı burayı yıkardım
ama. Sanki en başından beri biliyormuşum da sadece yüksek sesle söylenmiş gibi.
20 yaşında ölen birinin 70'inde gömülmesi gibi. En başından beri açıkça
belli olan bir şeyin ispatı.
Kasette babamın sesi vardı. Ama bu sefer
konuşuyor yahut şiir okuyor değildi. Şarkı söylüyordu. Gittim yanına. Gayet
kibar bir şekilde bu kayıtları nasıl aldığını sordum. Enstrümantal müzik
kasetleri almış birkaç tane. Sözler yazmış kendince. Valkmanden kulaklıkla
müziği dinlerken üzerine söylemiş şarkısını. Aynı anda müziği de sesi de denk
getirip bir başka kasette de kayıt etmiş. Ne zaman yaptın bunları dedim.
Lisedeyken, bitirince, yurtta. Annem için. Hocayken. Benim şu an kendi kendime
instagram için şu için bu için yaptığım şeyin aynını babam bundan tam 30 sene
önce aynen o da bu yaşlardeyken elindeki imkanları en iyi şekilde kullanarak
aynen benim gibi tüm baskılara rağmen yapmış. Benim yaptığımla mukayese
edilemez ama fikir, arzu ve imkanlar aynı. Grup bile kurmuş ulan. Gece Kuşu
ilahi grubu. İlahi veya başka bir şey, müzik müziktir. Rock grubu kuracak hali
yok ya cemaat yurdunda. Doğduğumdan beri her şarkı söylediğimde yüzüme bok
görmüş gibi bakan, her kulaklık taktığımda bırak bu şeytan icatlarını diyen,
her fırsatta elinden geldiğince beni bu yoldan vazgeçirmek isteyen babam bütün
bunları yapmış işte. Ulan adam ben doğduğumdan beri bana rol yapmış, rol
teorisinin amına koymuş be. Neden? dedim. Haram dedi. Kendisi kendi içerisinde
bu mücadeleyi yaşamış demek ki ve dinine daha sıkı bağlı olduğu için dinini
seçmiş. Eğer cemaat olmasaymış şu an müzisyen babam vardı. Vay yolunu yordamını
sikeyim. Ve git gide büyük ihtimalle bu içinde kalan gençlik uktesinden nefret
etmeye ve bende ona dair her iz gördüğünde öfkelenmeye başlamış. Bilmiyorum.
Belki ben çok fazla abartıyor ve olaylar bu kadar dramatik olmasını
istediğimden buna yoruyorumdur. Gerçekten bilmiyorum. Bu hususu daha fazla
kurcalamanın ve derinlere dalmanın lüzumu yok. Bu kadar şiirden ve şarkıdan
bahsettikten sonra, buraya bir baş yapıt bırakıyorum. Attila İlhan'ın enfes
şiiri. İbrahim Sadri okuyor ve bütün haşmetiyle Cem Karaca şarkısını söylüyor.
Bu 3 isim de kendi alanlarında en iyileri. O yüzden daha fazla konuşmaya gerek
görmüyor ve seni bu muhteşem dinletiyle baş başa bırakıyorum. https://www.youtube.com/watch?v=BjBuuGnDqOQ