21 Mayıs 2023 Pazar

Melankoli Senfonisi III

 

3. Dans Edenler Deli Sanıldı, Müziği Duymayanlar Tarafından

 

Hiç başlamadan şunu bir dinlesek ya, içimden geldi: https://www.youtube.com/watch?v=nzSIDtQXImw

''Karşına çok güzel bir kız çıkıveriyo, huh. Gözzlerinn tittremeye başlıyo. Soora birden başın dönüyo. Sora ne olluyor dessiniz? Ayakların yerden kesiliyo, ağğaca çarpmışş gibi oluyorsun. Aklın tamamen başından gidiyo, bu kadar''

Bu dizeler 3 yaşındaki benim seslendirmem ile Bambi filminin bir bölümünün replikleri. Bilge baykuş, bahar gelince erkeklerin başına geleceklerden bahsediyor. Bizimkiler bu sözlere burun kıvırsa da tek tek düşüyorlar aşkın tuzağına. Bahar. Ne kadar romantik ve güzel olursa olsun bahardan hep nefret ettim. Çünkü alerjim var ve bu, insanın vücudunda başka bir hastalık daha istememesi için gayet haklı bir durum. Ama aşkın, gerçekten en güzel baharda yaşandığını yahut daha doğrusu en çok baharda başladığını da inkar edemem. Onlarca bahar şarkısı aklımdan geçmeye başladı bile. Ama buraya öyle birini bırakacağım ki dinlemediğine gayet eminim; benim kıymetli, ve beni okuyacak kadar hayattan bezmiş ve boşluğa düşmüş okuyucum. Al kulaklarının biraz pası silinsin: https://www.youtube.com/watch?v=BBoqSOJtHr4

Dinlediğin zat-ı ali, büyük üstad Münir Nurettin Selçuk. Konser de Turkiye'nin ilk açık hava konseri. Zannediyorum ismi, şarkıları kadar ün yapamamış bu adam, Türk Sanat Musikisinin gelmiş ve gelecek en büyük şahsiyeti. İsmini ilk Bülent Ersoy'dan duymuştum. Bir ara dizi izlemekten sıkıldığım bir dönem Bülent Ersoy kavgalarına sarmıştım. Kendisi ciddi ve müzikten konuştuğu hemen hemen her sohbetinde Münir Nurettin Selçuk'tan şu şekilde bahseder. ''Vallahi mezardan Münir Nurettin kalksa...'' Onun dilinde neredeyse bir atasözü kıvamı kazanmış bu sözün değerini şimdilerde anlıyorum. Ben burada niye yazmakla vakit harcıyorsam. Şurayı izle gel: https://www.youtube.com/watch?v=33CHZ1ZYw9w&t=446s

Armağan Çağlayan ne gereksiz bir şahsiyet ya. Ama günümüz televizyoncularına bakınca mumla arıyoruz onu bile. Ne anlatıyorum ben? Heh, bahar ve tabii ki aşk. İlk aşkımı anaokulunda tanıdım. Sude. Ama onu Şirinler sınıfının öğretmeni Ayşegül ile aldatıyordum. Küçükken milf seviyordum hehe. Sude'ye olan aşkım o kadar büyüktü ki. Öğlenleri uyku saati olurdu. Uykudan doğdum doğalı nefret eden ben, bu uyku saatinin mantığını hiçbir zaman anlayamamış ve hiçbir zaman da uyumamıştım. Okulun tek erkek öğretmeni olan Abdullah hoca çok kızardı bu yüzden. Küçükken birilerinin ki özellikle anaokulu öğretmeninizin kızması, insana çok tesir ediyor. Bu uyuyamama mevzuusu içime dert olmuş ve travmaya dönüşmüştü. Sonra bir gün öğretmen yataklarımızı değiştireceğimizi söyledi. Ben içimden: ''Nolur Sude'nin yatağına geçeyim, belki onun kokusuyla uyuyabilirim'' diye geçirmiştim. Hakikaten onun yatağını bir şekilde allem kullem ederek ele geçirdim. Ama çarşafların yıkanacak olması gerçeğini unutmuştum. Sude de kokusu da tarih oldu. Mustafa diye bir piçin yanında dolaşmaya başladı Sude. Ben de kızlara küstüm. Takdir edersin küslüğüm o kadar da uzun boylu devam edemedi. Mahallede evcilik oynadığımız Ceren'e olan aşkımı da annesine şu şekilde ilan ettim: ''Ceren çok açık şeyler giyiyor, günah. İnsanda biraz edep olur!'' Yaşımın 5 olması dışında pek de bir problem yok demek isterdim de biliyorsun güzel kardeşim, bu durum ülkenin en büyük problemi. Tabii ki de ben bu sözleri kendi akıl havuzumdan süzüp telaffuz etmedim. Evdeki babamdan, mahalledeki bir ağabeyden, haberlerdeki bir tecavüzcü orospu çocuğundan işittiğim sözlerdi bunlar. Sevgi, elbette kıskançlığı doğurur. Ve kıskançlık yadsınamaz bir şekilde sevginin en büyük kanıtıdır. Ama bu kıskançlığın dozu, ''ya benimsin ya kara toprağın'' boyutuna ulaşınca, ne yazık ki bazı şeyler için çok geç kalınmış olunduğunu hissediyorsun. Burada tabii ki bu konuyu anlatmayacağım sana sevgili okuyucum. Bu yazının buralarına kadar dayanmış olman bile ne kadar yüksek bir medeniyet seviyesi taşıdığını ibraz ediyor. Ama şunları söylemeliyim. Bu orospu çocuklarına, sadece küfür edip aramızda lanetler okumaya devam ettiğimiz sürece hiçbir şey değişmeyecek bu ülkede. Ülkeyi terk etmek, bir daha gelmemek gibi rasyonel kararların varsa tabii ki çok büyük bir anlayışla saygı duyuyorum. Ama eğer burada yaşayacaksan; burayı düzeltmek senin ellerine bakıyor. Ben de milletvekili adaylığımı koyuyorum sanki amınakoyayım neyin tatavasını yapıyorsam. Ne bok yersen ye bana ne.

Ceren ve annesi benim bu sözlerime götleriyle güldüğü için, aşka tekrar küstüm; yaklaşık bir iki ay kadar. İlkokulda bizim sınıf özel eğitim sınıfı gibiydi. İnsanların görünüşleri ile dalga geçmiyorum burada ama; bir gerizekalıyı gördüğünde tipinden anlarsın ya gerizekalı olduğunu. ''Özel eğitim sınıfları gerizekalı mı?'' Hayır benim öküz kardeşim bir sus bir dinle. Yani bir insan profili vardır. Gözlerin biri büyük biri küçük, ağzın kenarından salya akmış.( O da salya değil kalan son birkaç ml beyin sıvısı zannımca). Bildin di mi o çocuğu, kızı? Bizim sınıfın tamamı bunlarla doluydu. Bütün köylüler, bütün taşımalılar da bizdeydi. Taşra insanıyla ne yazık ki dalga geçemem, ben de öyleyim çünki. Ama güzel kız yoktu işte amınakoyayım oh. Bu işte. Yan sınıf ise. Hep zengin, doktor avukat çocuğu, daha anne karnında ingilizce öğrenmeye başlayan piçlerle dolu. Orada bir kıza aşıktım. Hatta iki. Bak bu cümleyi şu an kursam ben de inanmam kabul ediyorum da gerçekten ikisine de aşıktım. İkisine de olan aşkım eşit ve gerçekti. Bir gün ortak bir beden dersinde bunlar voleybol oynarken melül melül izledim ve kendi içimde şu çatışmayı yaptım. ''Bak Yemliha. Böyle olmaz. Bir karar vermen gerekiyor. Hangisi?''

Bahsi geçen kızlar Elif ve Cemre. Elif süt beyaz tenli, gözleri biraz irice ve çalı süpürgesi gibi çarpık bacaklara sahip annesi köyün(köy diyorum ama ilçe, ben Istanbul hariç her yere köy derim) en iyi kuaförü olan gayet güzel ve belki biraz da alımlı bir kızdı. Cemre için özellikle bir iltifatta bulunmama lüzum yok. Esmer ve kıvırcık olması, beni can evimden vurmaya çoktan yetmişti.

Elif'in bütün cazibesine karşın, esmer Cemre'yi seçtim gönül kapımın numarasına. Sanki ikisi de halihazırda beni bekliyormuş gibi davranmam her ne kadar acınası olsa da kardeş, hayal kurmak da para ile değil elbet. Yıllar geçti. İşte matbaanın geç gelmesi, tevhid-i tedrisat kanunu, 4+4+4 sisteme geçiş derken; ortaokulda yeni bir okulda, yeni sınıflara yerleştik. Artık Elif'le aynı sınıftaydık. E gözden uzak olan gönülden de demişler. Cemre'yi kalbimin derinliklerine gömdüm. Elif daha beni görmeden friendzone'a almış olacak ki kankeytodan, biradere kadar bilimum bütün arkadaşlık bildiren iğrenç sıfatları üzerimde kullanmaya başladı. Daha ben kendimi bile ifade edemeden hayırlı olsun bff olmuştuk bile. Günden güne ona olan aşkım artsa da bunu kendisinden gizlemek için elimden gelen bütün çabayı gösteriyordum. Eh cemaat yurdunda kızlarla nasıl konuşmamamız gerektiğini pek güzel öğretmişlerdi. Söylenilen her şeyin tersini yaptığım anda bütün kızların en sevdiği arkadaşı oluveriyordum. Elif sırada otururken bütün çantamı, kalemliğimin içlerini, uç kutumun kapağının altına kadar her şeyi kurcalardı. Kurcuk kız derdim ona, ehe. Bu huyunu bildiğim için ben de günlüğüme Cemre'yi sevdiğimi yazmıştım. Neden? Hemen anlatıyorum. O yaştaki kızlarda( eğer gelişimini tamamlayamadıysa daha sonraki yaşlarda da) görülen bir rahatsızlık vardır. ''Professional Idiotic Friendzone Reaction''. ''Mesleki Gerizekalı Arkadaşlık Reaksiyonu'' Türkçe'ye ''beni değil başkasını sev, canımı ye, hadi kardeşim başka köye'' şeklinde de çevirebileceğimiz bu hastalık şudur. Bir hatun kişisi, kendinden başka bir kızı sevdiğinizi belirttiğinizde ''ayy çok tatlıı, ne kadar romantiksin'' derken; aynı sevgi kendisine ilan edildiğinde sanki cinayet işlemişsiniz gibi suratınıza bakıp aklına gelen olanca küfrü ediyorsa o hatun kişisinde mesleki(öğrencilik) deformasyon sonucu kendi beğendiği erkekler hariç diğer herkesin ona olan hislerini sapıkça, ahmakça ve gerizekalıca(idiotic) bulmaya meyil etmesini sağlayan bu hastalık vardır. Ama söylediğim gibi; kendisi dışında birine olan aşkınızı belirttiğinizde bunun üzerine konuşmaktan ve hatta gidip açılmanız için size destek vermekten büyük mutluluk duyar. Neyse ben Cemre'yi sevdiğimi yazdım günlüğe, bu hanımefendi de okudu. Ve tabii ki çok kısa bir süre içerisinde Cemre'ye gidip her şeyi anlattı. Ben hiçbir kızın beni sevmeyeceğinden emin olduğum için benimle konuşmaya gelen Cemre'den, KOŞARAK kaçtım. Küçükken sorunlar ne kadar kolay hallediliyordu. Bir yerde olmak istemiyor musun, koşarak kaçabiliyordun. Cemre'de bu hastalık yokmuş ki (varsa da babası doktor olduğu için tedavi etmiş) okul çıkışı beni kıstırıp eve beraber yürümek ister misin, diye sordu. Ben bunun, hayatımdaki ilk ''çıkma'' olacağını nereden bilebilirim? Beraber yürüdük, gayet tatlı muhabbet, gülüşme falan derken bir anda bunun ayağı kaydı ve yere kapaklandı. Ama bak. Böyle bir düşüş yok diyorum sana. Karşında cumhurbaşkanı bile olsa (ki cumhurbaşkanının en ufak cümlesi bile benim kahkaha atmama sebep oluyor) gülmeden durman imkansız. Benim ağzımdan çok istemsiz bir ''pıp'' çıktı. Tutamadım imkanı yok. ''İyi akşamlar Yemliha'' dedi ve sinirle uzaklaştı. Daha sonra Elif'ten duydum. Ben düştüm bana güldü demiş. Ya. Of Cemre ya. Biricik aşkım. Belki o an gülmesem şu an boy boy çocuklarımız olacaktı. Elif'e de o an itiraf ettim. ''Güldüm çünkü ben seni seviyorum, ona umut vermek istemedim'' https://youtube.com/shorts/JQ5cG9Xjd08?feature=share

''Cemre gitti bari Elif'i kaçırmayalım'' minvalindeki bu yalan (yalan denmez aslında, kendimi de kandırmıştım çünki) karşı tarafta bir bok görmüş edası yarattı. ''Sen nasıl beni seversin, sen benim kardeşimsin, buna bana nasıl yaparsın, allah belanı versin, çabuk defol yoksa kafanı kırarım'' şeklinde cümlelere maruz kaldım. Şimdi olsa ''tamam bacım sikmedik, allaha emanet'' diyerek uzaklaşacak olsam bile o zaman yatağıma gidip hüngür hüngür ağladım ''ne allaahın cezası herif mişim ben'' diye, şekil A'da görüldüğü gibi.



Şekil A

Pazarda pirinç ararken evdeki bulgur da gitti, develer tellal; pireler berber oldu, olan yine bana oldu senin anlayacağın. Elif beni, benim kurduğum gruptan attı. HAYBE. Hatice, Aylin, Yemliha, Beyza; Elif. Tek erkeğin ben olduğu detayını atlamayalım hehe. Sonra piç Şükrü'yü aldılar gruba, adları da AŞHEB oldu. O ne amınakoyayım, yemek dağıtan sivil toplum örgütleri gibi. Ben olsam HABEŞ koyardım soktuğumun maymunları sizi, size o müstehak. 

 

 

Bu bahsi geçen hikaye 6. sınıfta oluyor. O zamana kadar aşık olduğum kızların yerine hemen bir yenisini bulan ben, ilk defa aşk acısını gerçekten tattım. Eş zamanlı gelişen şiir serüvenimle Elif'e şiirler yazmaya, ve Facebook'tan 12. hesabımdan( ben yenisini açtıkça engelliyordu) Elif'e atmaya başladım. Paragraflar yazıyordum. Bildiğim bütün söz sanatlarını kullanıyordum. Cevap bile vermiyordu. Anlamıyordum. Seni seven birini nasıl sevmezsin ki? Seni seviyorum diyorum ya, bundan daha büyük bir cümle var mı? O zamanlar birinin beni sevmesi için çok şey verebilirdim. Elbette bu düşünce yanlış, çünkü sevgi içten gelir ve sebepsizdir. Kimseyi sevmek zorunda değil hiç kimse, sırf onu seviyor diye. Ama yalnızca bu sebeple ona kötü davranmak kırıcıydı o zamanlar. Hâlâ öyledir zannımca.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cahille Sohbete Başladım

 Selamlar, hayli oldu. Yazının İlber Ortaylı'yla çok azıcık olan ilişkisinden bahsedip daha sonrasında içimi dökmek istiyorum biraz. Kim...