3. Dans Edenler Deli Sanıldı, Müziği Duymayanlar
Tarafından
Hiç başlamadan şunu bir dinlesek ya, içimden
geldi: https://www.youtube.com/watch?v=nzSIDtQXImw
''Karşına çok güzel bir kız çıkıveriyo, huh.
Gözzlerinn tittremeye başlıyo. Soora birden başın dönüyo. Sora ne olluyor
dessiniz? Ayakların yerden kesiliyo, ağğaca çarpmışş gibi oluyorsun. Aklın
tamamen başından gidiyo, bu kadar''
Bu dizeler 3 yaşındaki benim seslendirmem ile
Bambi filminin bir bölümünün replikleri. Bilge baykuş, bahar gelince erkeklerin
başına geleceklerden bahsediyor. Bizimkiler bu sözlere burun kıvırsa da tek tek
düşüyorlar aşkın tuzağına. Bahar. Ne kadar romantik ve güzel olursa olsun
bahardan hep nefret ettim. Çünkü alerjim var ve bu, insanın vücudunda
başka bir hastalık daha istememesi için gayet haklı bir durum. Ama aşkın,
gerçekten en güzel baharda yaşandığını yahut daha doğrusu en çok baharda
başladığını da inkar edemem. Onlarca bahar şarkısı aklımdan geçmeye başladı
bile. Ama buraya öyle birini bırakacağım ki dinlemediğine gayet eminim; benim
kıymetli, ve beni okuyacak kadar hayattan bezmiş ve boşluğa düşmüş okuyucum. Al
kulaklarının biraz pası silinsin: https://www.youtube.com/watch?v=BBoqSOJtHr4
Dinlediğin zat-ı ali, büyük üstad Münir Nurettin
Selçuk. Konser de Turkiye'nin ilk açık hava konseri. Zannediyorum ismi,
şarkıları kadar ün yapamamış bu adam, Türk Sanat Musikisinin gelmiş ve gelecek
en büyük şahsiyeti. İsmini ilk Bülent Ersoy'dan duymuştum. Bir ara dizi
izlemekten sıkıldığım bir dönem Bülent Ersoy kavgalarına sarmıştım. Kendisi
ciddi ve müzikten konuştuğu hemen hemen her sohbetinde Münir Nurettin
Selçuk'tan şu şekilde bahseder. ''Vallahi mezardan Münir Nurettin kalksa...''
Onun dilinde neredeyse bir atasözü kıvamı kazanmış bu sözün değerini şimdilerde
anlıyorum. Ben burada niye yazmakla vakit harcıyorsam. Şurayı izle gel: https://www.youtube.com/watch?v=33CHZ1ZYw9w&t=446s
Armağan Çağlayan ne gereksiz bir şahsiyet ya. Ama
günümüz televizyoncularına bakınca mumla arıyoruz onu bile. Ne anlatıyorum ben?
Heh, bahar ve tabii ki aşk. İlk aşkımı anaokulunda tanıdım. Sude. Ama onu
Şirinler sınıfının öğretmeni Ayşegül ile aldatıyordum. Küçükken milf seviyordum
hehe. Sude'ye olan aşkım o kadar büyüktü ki. Öğlenleri uyku saati olurdu.
Uykudan doğdum doğalı nefret eden ben, bu uyku saatinin mantığını hiçbir zaman
anlayamamış ve hiçbir zaman da uyumamıştım. Okulun tek erkek öğretmeni olan
Abdullah hoca çok kızardı bu yüzden. Küçükken birilerinin ki özellikle anaokulu
öğretmeninizin kızması, insana çok tesir ediyor. Bu uyuyamama mevzuusu içime
dert olmuş ve travmaya dönüşmüştü. Sonra bir gün öğretmen yataklarımızı
değiştireceğimizi söyledi. Ben içimden: ''Nolur Sude'nin yatağına geçeyim,
belki onun kokusuyla uyuyabilirim'' diye geçirmiştim. Hakikaten onun yatağını
bir şekilde allem kullem ederek ele geçirdim. Ama çarşafların yıkanacak olması
gerçeğini unutmuştum. Sude de kokusu da tarih oldu. Mustafa diye bir piçin
yanında dolaşmaya başladı Sude. Ben de kızlara küstüm. Takdir edersin küslüğüm
o kadar da uzun boylu devam edemedi. Mahallede evcilik oynadığımız Ceren'e olan
aşkımı da annesine şu şekilde ilan ettim: ''Ceren çok açık şeyler giyiyor,
günah. İnsanda biraz edep olur!'' Yaşımın 5 olması dışında pek de bir problem
yok demek isterdim de biliyorsun güzel kardeşim, bu durum ülkenin en büyük
problemi. Tabii ki de ben bu sözleri kendi akıl havuzumdan süzüp telaffuz
etmedim. Evdeki babamdan, mahalledeki bir ağabeyden, haberlerdeki bir tecavüzcü
orospu çocuğundan işittiğim sözlerdi bunlar. Sevgi, elbette kıskançlığı
doğurur. Ve kıskançlık yadsınamaz bir şekilde sevginin en büyük kanıtıdır. Ama
bu kıskançlığın dozu, ''ya benimsin ya kara toprağın'' boyutuna ulaşınca, ne
yazık ki bazı şeyler için çok geç kalınmış olunduğunu hissediyorsun. Burada
tabii ki bu konuyu anlatmayacağım sana sevgili okuyucum. Bu yazının buralarına
kadar dayanmış olman bile ne kadar yüksek bir medeniyet seviyesi taşıdığını
ibraz ediyor. Ama şunları söylemeliyim. Bu orospu çocuklarına, sadece küfür
edip aramızda lanetler okumaya devam ettiğimiz sürece hiçbir şey değişmeyecek
bu ülkede. Ülkeyi terk etmek, bir daha gelmemek gibi rasyonel kararların varsa
tabii ki çok büyük bir anlayışla saygı duyuyorum. Ama eğer burada yaşayacaksan;
burayı düzeltmek senin ellerine bakıyor. Ben de milletvekili adaylığımı
koyuyorum sanki amınakoyayım neyin tatavasını yapıyorsam. Ne bok yersen ye bana
ne.
Ceren ve annesi benim bu sözlerime götleriyle
güldüğü için, aşka tekrar küstüm; yaklaşık bir iki ay kadar. İlkokulda bizim
sınıf özel eğitim sınıfı gibiydi. İnsanların görünüşleri ile dalga geçmiyorum
burada ama; bir gerizekalıyı gördüğünde tipinden anlarsın ya gerizekalı
olduğunu. ''Özel eğitim sınıfları gerizekalı mı?'' Hayır benim öküz kardeşim
bir sus bir dinle. Yani bir insan profili vardır. Gözlerin biri büyük biri
küçük, ağzın kenarından salya akmış.( O da salya değil kalan son birkaç ml
beyin sıvısı zannımca). Bildin di mi o çocuğu, kızı? Bizim sınıfın tamamı
bunlarla doluydu. Bütün köylüler, bütün taşımalılar da bizdeydi. Taşra
insanıyla ne yazık ki dalga geçemem, ben de öyleyim çünki. Ama güzel kız yoktu
işte amınakoyayım oh. Bu işte. Yan sınıf ise. Hep zengin, doktor avukat çocuğu,
daha anne karnında ingilizce öğrenmeye başlayan piçlerle dolu. Orada bir kıza
aşıktım. Hatta iki. Bak bu cümleyi şu an kursam ben de inanmam kabul ediyorum
da gerçekten ikisine de aşıktım. İkisine de olan aşkım eşit ve gerçekti. Bir
gün ortak bir beden dersinde bunlar voleybol oynarken melül melül izledim ve
kendi içimde şu çatışmayı yaptım. ''Bak Yemliha. Böyle olmaz. Bir karar vermen
gerekiyor. Hangisi?''
Bahsi geçen kızlar Elif ve Cemre. Elif süt beyaz
tenli, gözleri biraz irice ve çalı süpürgesi gibi çarpık bacaklara sahip annesi
köyün(köy diyorum ama ilçe, ben Istanbul hariç her yere köy derim) en iyi
kuaförü olan gayet güzel ve belki biraz da alımlı bir kızdı. Cemre için
özellikle bir iltifatta bulunmama lüzum yok. Esmer ve kıvırcık olması, beni can
evimden vurmaya çoktan yetmişti.
Elif'in bütün cazibesine karşın, esmer Cemre'yi
seçtim gönül kapımın numarasına. Sanki ikisi de halihazırda beni bekliyormuş
gibi davranmam her ne kadar acınası olsa da kardeş, hayal kurmak da para ile
değil elbet. Yıllar geçti. İşte matbaanın geç gelmesi, tevhid-i tedrisat
kanunu, 4+4+4 sisteme geçiş derken; ortaokulda yeni bir okulda, yeni sınıflara
yerleştik. Artık Elif'le aynı sınıftaydık. E gözden uzak olan gönülden de
demişler. Cemre'yi kalbimin derinliklerine gömdüm. Elif daha beni görmeden
friendzone'a almış olacak ki kankeytodan, biradere kadar bilimum bütün
arkadaşlık bildiren iğrenç sıfatları üzerimde kullanmaya başladı. Daha ben
kendimi bile ifade edemeden hayırlı olsun bff olmuştuk bile. Günden güne ona
olan aşkım artsa da bunu kendisinden gizlemek için elimden gelen bütün çabayı
gösteriyordum. Eh cemaat yurdunda kızlarla nasıl konuşmamamız gerektiğini pek
güzel öğretmişlerdi. Söylenilen her şeyin tersini yaptığım anda bütün kızların
en sevdiği arkadaşı oluveriyordum. Elif sırada otururken bütün çantamı,
kalemliğimin içlerini, uç kutumun kapağının altına kadar her şeyi kurcalardı.
Kurcuk kız derdim ona, ehe. Bu huyunu bildiğim için ben de günlüğüme Cemre'yi
sevdiğimi yazmıştım. Neden? Hemen anlatıyorum. O yaştaki kızlarda( eğer
gelişimini tamamlayamadıysa daha sonraki yaşlarda da) görülen bir rahatsızlık
vardır. ''Professional Idiotic Friendzone Reaction''. ''Mesleki Gerizekalı
Arkadaşlık Reaksiyonu'' Türkçe'ye ''beni değil başkasını sev, canımı ye, hadi
kardeşim başka köye'' şeklinde de çevirebileceğimiz bu hastalık şudur. Bir
hatun kişisi, kendinden başka bir kızı sevdiğinizi belirttiğinizde ''ayy çok
tatlıı, ne kadar romantiksin'' derken; aynı sevgi kendisine ilan edildiğinde
sanki cinayet işlemişsiniz gibi suratınıza bakıp aklına gelen olanca küfrü
ediyorsa o hatun kişisinde mesleki(öğrencilik) deformasyon sonucu kendi
beğendiği erkekler hariç diğer herkesin ona olan hislerini sapıkça, ahmakça ve
gerizekalıca(idiotic) bulmaya meyil etmesini sağlayan bu hastalık vardır. Ama
söylediğim gibi; kendisi dışında birine olan aşkınızı belirttiğinizde bunun
üzerine konuşmaktan ve hatta gidip açılmanız için size destek vermekten büyük
mutluluk duyar. Neyse ben Cemre'yi sevdiğimi yazdım günlüğe, bu hanımefendi de
okudu. Ve tabii ki çok kısa bir süre içerisinde Cemre'ye gidip her şeyi
anlattı. Ben hiçbir kızın beni sevmeyeceğinden emin olduğum için benimle
konuşmaya gelen Cemre'den, KOŞARAK kaçtım. Küçükken sorunlar ne kadar kolay
hallediliyordu. Bir yerde olmak istemiyor musun, koşarak kaçabiliyordun.
Cemre'de bu hastalık yokmuş ki (varsa da babası doktor olduğu için tedavi
etmiş) okul çıkışı beni kıstırıp eve beraber yürümek ister misin, diye sordu.
Ben bunun, hayatımdaki ilk ''çıkma'' olacağını nereden bilebilirim? Beraber
yürüdük, gayet tatlı muhabbet, gülüşme falan derken bir anda bunun ayağı kaydı
ve yere kapaklandı. Ama bak. Böyle bir düşüş yok diyorum sana. Karşında cumhurbaşkanı
bile olsa (ki cumhurbaşkanının en ufak cümlesi bile benim kahkaha atmama sebep
oluyor) gülmeden durman imkansız. Benim ağzımdan çok istemsiz bir ''pıp''
çıktı. Tutamadım imkanı yok. ''İyi akşamlar Yemliha'' dedi ve sinirle
uzaklaştı. Daha sonra Elif'ten duydum. Ben düştüm bana güldü demiş. Ya. Of
Cemre ya. Biricik aşkım. Belki o an gülmesem şu an boy boy çocuklarımız
olacaktı. Elif'e de o an itiraf ettim. ''Güldüm çünkü ben seni seviyorum, ona
umut vermek istemedim'' https://youtube.com/shorts/JQ5cG9Xjd08?feature=share
''Cemre gitti bari Elif'i kaçırmayalım''
minvalindeki bu yalan (yalan denmez aslında, kendimi de kandırmıştım çünki)
karşı tarafta bir bok görmüş edası yarattı. ''Sen nasıl beni seversin, sen
benim kardeşimsin, buna bana nasıl yaparsın, allah belanı versin, çabuk defol
yoksa kafanı kırarım'' şeklinde cümlelere maruz kaldım. Şimdi olsa ''tamam
bacım sikmedik, allaha emanet'' diyerek uzaklaşacak olsam bile o zaman yatağıma
gidip hüngür hüngür ağladım ''ne allaahın cezası herif mişim ben'' diye, şekil
A'da görüldüğü gibi.
Pazarda pirinç ararken evdeki bulgur da gitti, develer tellal; pireler
berber oldu, olan yine bana oldu senin anlayacağın. Elif beni, benim kurduğum
gruptan attı. HAYBE. Hatice, Aylin, Yemliha, Beyza; Elif. Tek erkeğin ben
olduğu detayını atlamayalım hehe. Sonra piç Şükrü'yü aldılar gruba, adları da
AŞHEB oldu. O ne amınakoyayım, yemek dağıtan sivil toplum örgütleri gibi. Ben
olsam HABEŞ koyardım soktuğumun maymunları sizi, size o müstehak.
Bu bahsi geçen hikaye 6. sınıfta oluyor. O zamana kadar aşık olduğum
kızların yerine hemen bir yenisini bulan ben, ilk defa aşk acısını gerçekten
tattım. Eş zamanlı gelişen şiir serüvenimle Elif'e şiirler yazmaya, ve
Facebook'tan 12. hesabımdan( ben yenisini açtıkça engelliyordu) Elif'e atmaya
başladım. Paragraflar yazıyordum. Bildiğim bütün söz sanatlarını kullanıyordum.
Cevap bile vermiyordu. Anlamıyordum. Seni seven birini nasıl sevmezsin ki? Seni
seviyorum diyorum ya, bundan daha büyük bir cümle var mı? O zamanlar birinin
beni sevmesi için çok şey verebilirdim. Elbette bu düşünce yanlış, çünkü sevgi
içten gelir ve sebepsizdir. Kimseyi sevmek zorunda değil hiç kimse, sırf onu
seviyor diye. Ama yalnızca bu sebeple ona kötü davranmak kırıcıydı o zamanlar.
Hâlâ öyledir zannımca.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder