22 Temmuz 2022 Cuma

Baba Ben Müzisyen Olmak İstiyorum

Buz tutmuş ellerim dokunur boşluğa

Kucaklar taş gibi göğsüm yokluğu

Islak ve uyuşmuş gözlerim

Dalar sonsuzlara


Ner'de bende o yürek,

Ner'de nefesim?

Ner'de o eski,

Kahrettiğim günlerim?

Ner'de o ben bendeki,

Ben ner'deyim?

Hani şiir yazarken,

Kırılan o kalemim?


Şiir yazmayı bıraktım. Sair zamanda bir işi neden yapıyor olduğumu da neden bir anda sonunu getirdiğimi de bilmekten aciz olurum. Zannediyorum hayatı öylesine yaşamaya o kadar alışık hale gelmişim ki bir şeyler-ki genelde hayatımı derinden etkileyecek büyük ultimatomlar yahut sonrasında kafamı duvarlara vuracağım hatalar- kendi kendine cereyan etmeyince, laf aramızda ''öylesine oluvermeyince'' ve benim irademe kaldığında ne yapacağımı şaşırıp öyle'ce kalakalıyorum. Lafın kısası şiir yazmayı bıraktım ve bu karar işte öyle'ce kendi kendine gelişen bir bıkkınlık ve kötü ruh halleri silsilesiyle gelişti. Ne zaman'ını ya da ne yüzden'ini hatırlamıyorum. Korkum işte aynı bu ahval üzere şu zoraki ve bazan da pek kıymetli bir hanımefendi için yazmağa gayret ettiğim manzumelerimin de bir anda sonunun gelmesi. Ara ara yukarıdaki gibi tabii ki bir şeyler karalamağa gayret ediyorum ama sanıyorum insanın her zaman bir ateşleyici fitile ihtiyacı oluyor. Yukarıdaki dörtlükler- adam sen de neresi dörtlük bunların alt alta sıralamışsın işte- herhalde iki yıl kadar önce bir şarkı yazmağa kalktığımda ortaya çıkan sözlerdi. Ekseriyetle, bir şey yazdıktan birkaç ay kadar sonra dönüp tekrar ona baktığımda ilk haline nazaran oldukça itici, haiz; laf aramızda yaşlı, memeleri dizine kadar sarkmış ve bir o kadar da çirkin ve bütün bunların üzerine de çırılçıplak bir kadını görsem yahut görmeyi tahayyül bile etsem nasıl duygular hissedecek olsam işte aynen öyle bir minvalde rahatsızlık verici geliyor. Ama niyeyse üzerinden bir hayli zaman geçmiş olmasına rağmen bu yukarıdaki sözlerimi tekrar tekrar gün içerisinde, özellikle bu günlerde, aklıma getiriyor ve sözlerin içindeki anlamları ,sanki bambaşka biri yazmışçasına, anlamağa çalışıyorum. Eh ne yaptım ettim, sanıyorum bir şekilde yine övdüm kendimi gizliden de olsa.

Bütün bunları şu sebeple söyledim. Yazmakta olduğum bir süredir uzun bir yazı var. Ama aynı şiir yazmayı bıraktığım zamanlardaki gibi bir koku duyuyorum havada ve bu kokuyu bastırmak için geçici de olsa bir şeyler yazıp sana okutmak istedim. Başlıkla yazının birazcık da alakalı olması için son günlerde yaşadığım -spesifik bir durum olmasa da genel olarak yaşamakta olduğum- bir durumu anlatayım.

Üniversite sınav sonuçları açıklandı. Tanrıya şükür -sanıyorum böyle nadir durumlarda şükretmek gerekiyor- sonuç hiç beklemediğim kadar iyi. Zira bir sene boyunca en yakın arkadaşlarıma- çoğul eki kullandığıma bakma arkadaşlarım diye genel bir durum yok- bile çok sıkı ders çalıştığımı söyledim. Ama yalandı ve tabii ki en başta kendimi inandırmıştım. Tek amacım kendimi o veya bu sebeple Istanbul'a atmak, önce içimdeki bu hasreti söndürmek, daha sonra gerekirse çöpten kağıt toplayıp- ki yapmadığım bir iş değil- konservatuvara girmenin yollarını kovalamaktı. Bu sebeple ne sınavı ne de gelecek sonucu önemsiyordum. Şaşırtıcı olan ise işte bu hiç kalem kıpırdatmayışımın üzerine iyi olan bu serencam üzerine ne tepki vereceğim idi. Bütün akrabalarım ve anne, babam arasında bir ''bu çocuğu nereye yerleştirelim de hayatını piç edelim'' tedirginliği başladı. Tabii ki benim ciğerimi bilen ''en azından diğer kandaşlarıma nazaran daha fazla beni tanıyan'' babam uzun bir sükunetin üzerine sessizliği bir telefon ile bozdu. Ben hepsine Türk Dili ve Edebiyatı okuyacağımı söyleyip konuyu kendimce kapatmıştım. (Hakikaten Türkçe'yi arzuluyordum da zaten, ne kadar sevdiğimi bilirsin) Ama bu konservatuvar hikayesinden kimseye bahsetmemiştim. Sadece birkaç sefer babama gizliden haber verdim. ''Konservatuvar sınavlarına nasıl girilir?'' gibi aramalar yaptım telefonundan ve geçmişi silmedim özellikle. Her neyse, bana, madem öğretmen olmak istiyorsun üniversiteler arasında fark yok nasıl olsa kpss'ye gireceksin Istanbul masraflı olur, dedi. Ben de bu yemi yutmadan, ona öğretmenliği değil direkt bölümü okuyacağımı ve iyi bir üniversitede akademik olarak iyi yükselebileceğimi söyledim. Istanbul olmak zorundaydı. Tekrar problem olamazdı bu konu, artık suyu çıkmıştı. Şifreli konuşmaktan sıkılmış olacak ki- ki hiç adeti değildir- dümdüz şöyle bir diyalog geçti aramızda:

- Istanbul'u istemekteki amacın hakikaten bu mu yoksa bir şekilde kapağı oraya atayım mı diyorsun? Hala müzik planları var mı?

(yaklaşık 10 saniye bir sessizlik ve ''eee''lemeler sonucu)

-Yok, onlar eskide kaldı.

-Var yani, ne diyeyim yolun açık olsun!


''Yolun  açık olsun!''. Bu cümleyi babamdan onlarca kere duydum şimdiye değin. Ama hepsinin altında yaklaşık şöyle bir alt metin bulunuyordu hep:

 -Defol git, allah belanı versin,ne bok yersen ye ve bir daha gözüme gözükme, sen nasıl benim evladım olabilirsin ki? vs. vs.

Ama bu sefer öyle değildi. Bu sefer gururluydu ve mutluydu böyle bir oğlu olmasından. Bu sefer gerçekten yolum açık olsun'du. Baba ben müzisyen olmak istiyorum, dedim. Olabilir, dedi. Bilmiyorum, bir başkasına veya sana çok normal geliyor olabilir bu cümleler hak veriyorum. Youtube'da sma hastası bebek reklamı gördüğümde ne kadar tepki verirsem ben de başka biri bunları yazsa anca o kadar tepki veririm. Ama benim için önem arz ediyor, hem de çok.


Hadi burada bitireyim çünkü anlık da olsa gelen yazma hevesimin hepsini bir anda harcamak hiç doğru bir hareket olmuyor çoğunlukla. En kısa zamanda diğer yazı da gelecek (bu yüklem haberle değil dilek kipiyle çekimlenmiştir)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cahille Sohbete Başladım

 Selamlar, hayli oldu. Yazının İlber Ortaylı'yla çok azıcık olan ilişkisinden bahsedip daha sonrasında içimi dökmek istiyorum biraz. Kim...