Birazcık samimi sohbet etmek istiyorum. Laf kalabalığı yapmayı çok severim normalde. Genel olarak kalabalık bir lafı dinlemek istemem ama. En azından son zamanlarda. Daha önceleri bir cümle ne kadar anlaşılması zor ise o kadar içine çekerdi beni. Hele ki bu cümle, daha önce düşünülmeden, bir konuşma esnasında bir anda kurulmuşsa. Babam uzun yıllar sohbetler etti, her türlü mecrada. Sohbet kelimesinin güzelliğine aldanmayın. Nutuk çekmenin daha kibar hali. Dışarıdaki vaaz kelimesinin karşılığı sohbetti bizde. Ben hep bir sürü kişiden bir sürü sohbet dinleyerek büyüdüm. Ama bu onlarca kişi arasından sadece babamın sohbetlerini dinlemeyi severdim, bayılırdım hatta. Çünkü ne söylediği pek umurumda değildi zaten kimsenin. Ben en başından bu yana kimseden nasihat almayacağımın pek tabii bilincindeydim. Öyle konuşurdu ki babam. Titretirdi yeri göğü. Allah'ı anlatırdı. Benim o an Allah diye babama secde edesim gelirdi. Hani Allah yeryüzünde ete kemiğe bürünse kendini böylesine anlatamazdı. O zaman anladım. Ne söylediğinin hiçbir zaman pek bir önemi yok. Ne kadar güzel anlatıyorsan derdini ve ne kadar yüksek çıkıyorsa sesin, o kadar kişi dinliyordu seni. Ben de hep meraklıydım zaten buna. Hem bir şekilde ''ırsi'' hem de bu ortamda büyüye büyüye geçmişti bu büyü bana da. ''Hitabet'' diye bir kitap vardı babamın kütüphanesinde -ki şu an biraz bile bir şeyler üzerinde kafa yorabiliyorsam o kütüphaneye borçluyum- 600 sayfa. 2. sınıftayken daha ben, verdi o kitabı elime babam. Kitap inan o zaman için benden daha kalındı. Hiçbir zaman bitiremedim o kitabı hatta şu an ne yazıyor hatırlamam bile. Ama bir şekilde yerleşmişti kafama. Konu buraya nasıl geldi anlamadım. Cümlemi bitireyim. Önceden komplike ve edebi değeri yüksek olan ''etkileyici'' olan cümlelere düşkündüm. Ama artık -zannediyorum tembelliğim ve patavatsızlığımdan olsa gerek- zor geliyor o cümleleri analiz etmek.
Şimdi çok hızlı sıçramak istemiyorum başka bir konuya ama son cümleden sonra 1-2 dakika duraksadım. Önceden böyleydim, şimdi böyleyim, ne oldu da bitti hayat enerjim, merak arzum? diye. Bilmiyorum ben hayatı çok hızlı yaşadım ya. Yani 5 yıl çocukluk,5 yıl gençlik,olgunluk derken sanki 20 yılda yaşlandım gibi oldu. Buna elbette haklı bahanelerim var ama. Her zaman şimdi olduğu gibi rahat rahat konuşamıyorum kendimle bu konuyu. Gerçekten 100 yaşına bile gelsen okuması ağır gelecek şeyleri henüz ilkokulda okudum. Hem de hevesle, kimse benden bunu yapmamı istememişken. 7 yaşında çıktım ilk hutbeye. Ortaokulda artık gerçekten ‘’seyirci’’ denilebilecek sayıda kişilere sohbetler etmeye, onlara sanki hayatın anlamını biliyormuşçasına nasihatler etmeye başladım. Bir keresinde bir dede hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Vallahi, diye bağırdı, Bu çocuk imansızı Müslüman yapar. Düşünüyorum da. O zaman bile dinsizi imana getirebilecek olan beni, şimdi kim imana getirecek?
Evet, kendimi övme faslı bitti. Şüphesiz ben konuşurken asla bitmez bu fasıl da. Burası benim yerim. Burada özgürüm. Durmaksızın kendimle konuşmak yerine bir yerlere belgeleyebilmek daha mantıklı. Ya aslında kıçımı kaldırabilsem günde 20 tane yazı atarım buraya. Hepsi farklı konseptte. Gaza gelmeyi seviyorum. Hiçbir zaman yapmayacak bile olsam. Bi’ 10 saniye bile yükselmek hoş oluyor. Zaten bu geçici hevesler de olmasa nasıl yaşayacağız. Geçici olmayan bir heves bulursam zaten ölümden korkmam artık. Heves kelimesinin içinde var geçicilik. Hayatta var geçicilik. Şöyle bir düşününce ‘heves etmek’ten sonra ne kadar çabuk geldiğini fark ettim ‘kursağında kalma’nın. Gene ne derdim var benim ya. 2 saniye depresif olmadan cümle kuramıyorum. Zaten bağımlıyız mutsuz olmaya ama bu ciddi bir konu bunu uzun uzun yazacağım özenle sonra. Aklımdan bin tane şey şu an bile geçiyor ama yazmaya o kadar üşeniyorum ki. Bi’ ara sikkofielda özenip video çekeyim dedim. Çünkü ben yarım saat konuşsam yetmiş sayfa yazıdan daha fazla şey anlatırım. Daha imkanım olmadı ama.
Sakallarımı uzatıyorum bayadır. Madem feylesofuz, tam olalım diye. Hep içimde kalmıştır saç, sakal uzatmak. Cem Karaca gibi olmak. Lise hayatımda çok kavgalar ettim bu yüzden. Bir müdire hanımımız vardı. Onun ben amına koyayım buradan. Herkes ona first-lady gibi davranırdı. O da kendini öyle zannedirdi kıyamam. E ben öyle davranmazdım ona. O da bana pek insanmışım gibi davranmazdı bu yüzden. Bok görmüş gibi ekşitirdi yüzünü beni her gördüğünde. Üzerinden zaman geçtiği için dalgaya alması kolay oluyor tabii de. Ben yemin ettim zamanında bu kadını öldürmeye. Şimdi kim haklıydı, şöyle olduydu, böyle olduydu’lar bir kenara, kimseyi kendinizden bu kadar nefret eder hale getirmeyin. Kimse bir başkasının hayatında çok yoğun bir duygusal yük oluşturmamalı. Buna nefret de dahil aşk da. Ne geliyorsa başımıza başkalarının hayatına inanılmaz müdahil olduğumuz için geliyor. Ne geliyorsa başkalarına, onları hayatımızın en derinine sokacak kadar değer verdiğimiz için geliyor. Sonunda bütün ilişkiler bitiyor. Giden sadece, zamanında hayatımıza girmek için zorlaya zorlaya açtığı o deliği bırakmıyor. Bir o kadar da kendisine alıyor. Giderayak ne koparabilirim diye bakıyor, ne kadar daha üzebilirim. Başıma geldi biliyorum falan demiyorum. Kafasını azıcık kaldırabilen herkes bütün gerçekleri görür. Ve bir şeyi tecrübe ederek öğrenmek, sadece zeka geriliği göstergesidir. Babam bir gün ölecek ve ben o hiç ölmeyecekmiş gibi davranıp da öldüğü gün dünyanın en büyük şokunu yaşayamam. Bu aptallıktır. ’Aman konuşmayalım’ bunları diye diye ömrünün sonuna kadar cahil yaşamayı kabul ediyor herkes. Aptallar. Saygı duyarım, normalde olsa kimseye laf atmam ama burası rakı masası. Arkadaş ortamı, anlarsın ya. Bu, yazının aşağı kısımlarına kadar lafı gevelemeyi seviyorum. Birkaç kişi okuyorsa bile yazılarımı, buralara kadar kimse dayanamıyor, sıkılıyor eminim. İşte o dayananı bulduğum an evleneceğim anasını satayım.
Daha yeni, eski bir arkadaş ile muhabbet ettim bayağı. Eskileri duymak, konuşmak, hatırlamak çok güzel olduğu kadar can sıkıcı da. Çünkü iyi veya kötü olduğuna bakmaksızın sürekli bir eskiye özlem hastalığı var ben de. Her geçen gün, düne özenmeyi, düne dönmeyi düstur edinmişim. O yüzden zaten hedeflerden yoksun, tamamen anılardan ibaret bir adamım. Yok arkadaş olmuyor. Ne kadar zorlarsam zorlayayım gerçekten iki güzel kelam edemiyorum.
Saat 04.52. Çok uzatmadan yatsam iyi olacak. Ama yazmam iyi oldu çünkü yazma sebebim esasında çok böyle kasmadan da bir şeyler söyleyebilmekti burada. Öteki türlü, mükemmel olmasını istiyorum her cümlenin, her konunun. O yüzden bir noktadan sonra erteleye erteleye bir külfet haline geliyor. Elbette full ciddiyet, tam tekmil yazılarım olacak. Bu dünyadan gitmeden anlatmam gereken daha çok önemli konularım var. Ama istiyorum ki arada canım sıkıldığında da çok uzun olmasa bile, bir günlük edası ile 2 kelime içimden geleni söyleyeyim. Şimdilik hep soyut şeylerden bahsettim. Sildiğim veya hiç yüklemediğim yazılarımda da bu böyleydi. Zaten genel olarak da böyleyim. 2 saat boyunca konuşur bir sürü şeyden bahsederim. Sohbet sonunda ne anlattım ben ya olurum. Ne karşımdakine bir şey geçer ne ben farkında olurum. Ama sanırım en kaliteli muhabbetler bunlar oluyor. Neyse işte, şimdiye kadar böyleydi ama ara ara -10 dakika sonra hevesim geçmezse- baya ilgi çekici ve daha böyle elle tutulur, nokta atışı şeylerden bahsedeceğim. Var ya, planlarım arasında çok şey var. Dünyayı da fethedeceğim bir ara. Ölümsüzlüğü de bulacağım hayırlısı. Kendime bayılıyorum ya. Gideyim de biraz aynada kendimi seveyim yatmadan. Hadi eyvallah.