11 Ekim 2020 Pazar
Yalan Söyleme Sanatı
8 Ekim 2020 Perşembe
Delirmek Üzereyim
Bunları daha önce hiç kimseye söylemedim. Sır tutmak konusunda berbat olsam dahi, içerimde her zaman en engin merhametleri gazaba çevirecek kudrette esrar taşıdım. Bu söz gelimi ''dağların kaldıramayacağı'' yük gün geçtikçe bir kanser gibi içten içe tüketmekte kendi benliğini, kendi benliğimle. Git gide bilerek ve hatta bir noktada isteyerek besliyorum bu saykopat ruhu, an be an özgürlüğünü ilan etmeye yaklaştığını hissederek. Buna engel olmaya çalışmıyorum. Zamanla ışık saçmaya başlayacağıma içtenlikle inananların aksine, sönüyorum. Karanlığa bürünüyor ve bu karanlığı kimseyle paylaşmayacak kadar da bencilleşiyorum. Burada umut ediyorum ki bir çok şeyi -kendimin bile kendime açıklayamadığı- açıklığa kavuşturacağım zamanla. Elbette her zaman bir şeyler kalacak içerimdeki bu mezarlıkta. Beni mezara götürecek olan da onlar olacak şüphesiz.
Bundan yıllar önce ''düşünmeye dair'' diye bir yazı yazmıştım. Tanrı gibi düşünmenin üzerine. Her ne kadar genel olarak yanlış bile olsa söylediklerim, konu aynıydı. Konu her zaman aynıydı benim için. Bitmek tükenmek bilmeyen ''düşünme'' fasılları, fasılaları. Alt başlıklar evrildi, değişti, yıllar içinde benim de yenilenen zeka ve deneyimimle gelişti. Ama ana başlık her zaman aynıydı benim için. Ölüm. Kendimi bildiğimden beri -rol yapmadığım zamanlar dışında, çünkü rolde prensip olmaz, rol felsefesine uzunca bir süre değineceğiz yalan başlığı altında- duygularım her zaman en minimal seviyede oldu. Başta bu Sherlock'çuluk oynamak gibi bir ''roldü''. Sonralarında ise adeta ''bu'' olma yolunda çok önemli değişikler oldu. Bünyem buna alıştı ve benimsedi. Öyle ki bir noktadan sonra herhangi bir robottan farkım yoktu adeta. Yani öyle bir hayat tarzından bahsediyoruz ki gülmeyen, ağlamayan, korkmayan, heyecanlanmayan, yaşamak için temelde herhangi bir sebebi olmayan. Bir taraftan bu duygusuzluk içinde gelişirken bir taraftan da toplumdan bu yüzden dışlanmamak için dünyanın en duygulu insanı rolleri yaptım, yapıyorum. Bu küçüklüğümden beri aşık olduğum o ''yalan'' denen kudretli yargıya sıkı sıkıya tutunmama ve uzmanlaşmama sebep oldu.
Bu robotsuluk insanı intihara sürükler normalde. Yalnızlığımın zirvesinde olduğum anlarda önünde sonunda feylesof olmaya gerek olmadan birazcık düşünebilen her insanın farkına varacağı şeye vardım. Öleceğim. Bu noktada insanın önüne iki yol açılıyor. ''Hayat çok önemli çünkü bir gün öleceğim'' ve ''Hayat çok önemsiz çünkü bir gün öleceğim.'' Ya hemen hayattan zevk almaya başlayıp mükemmel bir hayat geçirecektim. Ya da zaten öleceğimin farkında olarak bu süreci boşa uzatmamayı seçip intihar edecektim. Herhangi bir şeye karşı asla tutku besleyemedim ve buna hayat da dahildi, o yüzden ilkini seçmem, ülkü ocağına giden gençler kadar salakça olurdu. Diğer tarafta ise bütün haşmetiyle buz gibi ölüm duruyordu. Hiçbir şeyden korkmadım şimdiye kadar. Ne fiziksel ne de zihinsel. Ölüm hariç. Bir tanrının olmadığını öğreninceye kadar ölümle aram iyiydi aslında. Herkes gibi, cennete gideceğimi düşünmekteydim. Tanrıya inanmıyor musun diyenlere inanmıyorum demiyorum. Olmadığını biliyorum diyorum. Bunun hala bir inanç meselesi olacak yüzyılı çoktan geçmiş olmamız gerekirdi. Her neyse, o kısım apayrı bir konu.
Yaşadığım hayata aşık değildim, ölümden ise olabildiğine korkuyordum. Çaresiz, yaşamayı seçtim. Kendime hedefler edinmeye başladım. Burada büyük çoğunluğunu söyleyemeyecek olsam da doğru olanı yapmıştım. Hislerimin kabardığını duygularımın hafif hafif gün yüzüne çıkmaya başladığını gördüm. Bu durumdan ne kadar hoşnut gibi gözüksem de içten içe mükemmeliyetimi kaybettiğimin farkındaydım ve delirmeye başladım. Eğer kendimi bıraksaydım içimden Polyanna çıkacaktı ve yeryüzündeki hisleri, hem de onları yaşamaya hasret kalmış birisi olarak, olabildiğine tadacak belki de en duygusal kişiye dönüşecektim yaşayan. Eğer tam anlamıyla kendimi kapatmayı başarabilseydim dünyaya, yazılımı kusursuz bir ölüm makinesine dönüşecektim. Hiçbir şeyden etkilenmeyen, duygulardan bihaber. Her ne kadar kulağa korkunç gelse de o evreye ulaştığımda ölümsüzlüğü bile bulabilecek kapasiteye sahip olacağımın farkındaydım. Tabi o halimle hala ölümsüz olmayı istersem, en azından hala bir şeyleri isteyebiliyor olursam.
''Nasıl?'' diye kocaman bir soru var akıllara gelen. Nasıl bu hale gelmiş olabilirim? Neden bulmaya çalışırsam sayamayacağım kadar nedeni sıralayabilsem de buraya, temelde yazılımımdan geldiğini biliyorum. Cahillik mutluluktur, bilgi ise lanet. Bir gün bunları birileri okursa yalvarıyorum ona bana cevap versin. Öleceğini bilen birisi bir daha herhangi bir şeyi yapmaktan nasıl zevk alabilir? İnsanlar her gün birileri hem de diplerinde ölürken nasıl kendileri asla ölümsüzmüş gibi davranabiliyor? Kimse ''ben ölmeyeceğim'' demez ama bütün hal ve hareketleri ''ben ölmeyeceğim'' üzerinedir. Hasta olmadan kimse ölümü düşünmez hele ki yaşlanmadan. 90 yaşında ölüm döşeğindeki adam nasıl olsa ölmek üzereyim bugün bir şey yemeyeyim demez. Karnı acıkınca ölmemek için yer o yemeği. 20 yıldır hiçbir işe yaramayan o ilacı atar son bir umutla. Belki biraz daha yaşarım umuduyla. 1 hafta daha yaşasan ne fayda 1 yıl daha yaşasan da. 100 yıl daha yaşayacak olsan da. Bir gün mutlaka öleceksen milyarlarca yıl yaşasan da hiçbir önemi yok. Bunu bilip nasıl da hiç bilmiyor gibi davranabiliyorsunuz? Ölümü nasıl hafife alabilirsiniz? Kesinlikle öleceğiz! Bu cümlenin altında nasıl ezilmezsiniz?
Evet, birazcık dağıldım sanıyorum. Yazılarım zaten hep bu minvalde olur aşağı yukarı. Profesyonel olduğu düşünülen bir giriş, yavaş yavaş konuların dallanması, haykırma ve kaldığım yere geri dönemeyecek kadar uzaklaştığımı fark edip kapanış. Başlarda özenle seçtiğim kelimeler yerini stres seviyesinin ve konu ciddiyetinin artmasıyla ''bağırma'' hissini verecek şekilde boş deyişlere bırakır. Sıkılıp tekrar yazmamaktan korkuyorum çünkü temel problemim olan yalnızlığımı bu şekilde giderebiliyorum. Bu sözlerin bir ''müşteriye'' ulaşması önemli değil benim için. Önemli olan benim bunları bir şekilde, en başta kendime anlatabiliyor olmam.
Umarım delirmem.
Cahille Sohbete Başladım
Selamlar, hayli oldu. Yazının İlber Ortaylı'yla çok azıcık olan ilişkisinden bahsedip daha sonrasında içimi dökmek istiyorum biraz. Kim...
-
Kirpiklerim ağrıyor sinsice. Sinsice çünkü çaresiz benliğimin farkındalığına varmasını istemiyor kalbim, beynimin. Ağlamaktan demeyi çok i...
-
Geceler... Katran karası geceler. Her şey rengârenkti. Bütün dünya. Hatta ben "pembe" idim biliyor musun? Pek tabii biliyorsun. S...