21 Mayıs 2023 Pazar

Melankoli Senfonisi II

 

2. Harpler Şâirsizlikten Çıkar.

Şiirle her zaman alakadar oldum. Okuma yazmayı yine çok kıymetli babacığıma borçluyum ki 4-5 yaşlarında öğrendim. Babam her daim okurdu ve bu okuma aşkı bana da sirayet etti. Zaman zaman bunun haklı buhranlarını yaşasam da bu durumdan oldukça memnun olduğumu söylemem gerek. Çok erkenden cümle okumaya ve yazmaya alışınca, normal ve sıradan cümlelerden sıkılmam diğer insanlara nazaran daha çabuk oldu. İçerisinde bulunduğum yoğun Arapça eğitimiyle birlikte kelimelerin temel anlamlarından daha etkili olduğunu öğrendim mecaz anlamlarının. Bu soyut manalar insanın içerisini ürpertse bile tatlı bir eda yayıyor çehreye kulağa hoş geldiği ve büyük bir gizem uyandırdığı için. Kelime dediğimiz kavram o kadar güçlü ki. Kelimeler birleşip kelamı, ve kelam da güzel bir laf ustasının elinde akıllara durgunluk verecek kudrete sahip olan hitabeti oluşturur. Öyle bir yere varır ki ne söylediğinden ziyade nasıl söylediğin kıymete biner. 2. bölümde anlatacağım hayatımın en garip dönemlerinde bir kitap okumuştum. Bir Satanistin Anıları.



 

Kitabın kapağını kapattığım anda dünyam başıma yıkılmıştı. Kitap o döneme kadar bana öğretilenlerin neredeyse tamamını yalanlıyor ve aksine bir hüküm veriyordu. Normal şartlarda özellikle de o saf ve masum yaşlarımda böyle palavralara inanmam imkansızdı. Karşıma birisi geçip söylese onu sopayla kovalar öldürmeğe kalkardım. Ama kitap o kadar güzel yazılmış ve o kadar usta bir üslup ile okuyucuya seslenmişti ki(en azından o yaştaki benim için böyleydi) yazılanların aksini iddia etmek imkansız görünüyordu. Dünyanın en saçma kelimesi; eğer doğru kişinin ağzından, doğru bir ses tonu ve doğru bir biçimde söyleniyorsa o kişi o dediğine herkesi inandırabilir belki de. Dinlerin tamamı bu şekilde yayılmıştır. Hayatında hiç yalan söylememesi ile bilinen ve toplumda nispeten değeri olan bir insan, arapça gibi edebiyatı çok büyük bir dilde, davudi bir ses ile bir gün bir tepeye çıkabilir ve insanlara dün bana bir melek göründü diyebilir, ve şu an benim sırf oruç tutmadığımı anlayıp bana kızmasınlar diye gündüzleri ailemden gizlice yemek yememi sağlayabilir. Ve bu öylesine bir kelebek etkisi ile gelişen olaylar silsilesi değil, etraflıca düşünülmüş, iktidar ve güç için insanların ne yalanlar söyleyebileceğinin tam anlamıyla kanıtı olan büyük bir komplodur. Kitle manipülasyonu her zaman mevcuttur. Arkadaşlarının arasında ''o anlatsın o çok iyi fıkra anlatıyor'' denilen çocuk da bu güce sahiptir, ''valla beni kimse sikmedi, ne oldu anlamadım, bir anda hamile kalıvermişim'' diyen Meryem de. Bu tarihin her anında olan yalancılar ve usta laf cambazları, bilimin de sanatın da; akılcının da sanatçının da her zaman düşmanı olmasına ve kayda değer dünyaya hiçbir yararları olmamasına rağmen; dünyanın sonuna kadar azra, bakire ve dürüstlük sembolü olarak kalacaklar. Bu; kelimenin, kelamın ve işte hitabetin gücüdür. Buna karşı çıkmak da manasız ve çocukçadır. Dünyada daha iyi yalan söyleyenler ve daha fazla dümen çevirenler her zaman daha iyi yerlere gelirler ve bunun için de pek tabii insanları kullanırlar. Eğer dürüst bir insan olursanız, anneniz başınızı okşar belki sözde yalana tahammülü olmayan sevgiliniz sizi daha çok sever. Ve belki de şanslıysanız şirinleri görebilirsiniz. O kadar. Bu sözlerime ben de karşı çıkmak ve katılmamak istiyorum. Ben de dürüstlüğümle övünmek ben de göğsüme vura vura : ''Ben Anadolu çocuğuyum! Yılandan korkmam, yalandan korktuğum kadar!'' demek istiyorum. Ah Kayahan ah. Bu şiiri de bırakayım buraya belki dinlersin. İboyu dinleme lütfen sadece Kayahanın mimiklere dikkat etmeni istiyorum. https://www.youtube.com/watch?v=EsiroxDjFZk&t=226s . E lafı geçmişken kısacık Kayahan'dan da bahsetmeli. Şarkılarını burada övecek değilim, isteyen merak eder dinler, hepsi birbirinden güzel. Ama has dürüstlük, enfes bir ses ve laf aramızda adamakıllı bir yürek sahibi kendisi. Ezelden beridir yalanı öven ben, böyle insanlara denk geldikçe çocuk gibi seviniyor, dediğim her şeyi unutuyor ve dünyaya aşkla bakmaya başlıyorum. Ey Kayahan, senin benim bu dünyaya dair umutlarımı yeşertmeye ne hakkın var be adam? Neyse içimdeki twitter adam coştu. Böyle her konuda öte beri bir fikir sahibi olan ve bu bağlamda gevezelik etmeyi sürekli, çok seven ben; zaman zaman kendimi Kayahan ile uyarıyorum. Çizmeyi Aşma! Şu röportajın atacağım bölümündeki hikayeyi dinle. Pek favkalade veya olağanüstü bir şey değil ama niyeyse beni derinden etkilemişti ilk seferimde. Kendisine Enver Aysever tarafından siyasi bir soru yönetilen Kayahan'ın cevabı.( Bu nasıl bir cümle amınakoyayım pazar magazini miyim ben?)(Enver Ayseverin de ayrı amına koyayım da nefret ederim isminden cisminden ama çok küfür ettim yeter) https://www.youtube.com/watch?v=Re2HrJEG758&t=996s

Bir ülkede siyasetçiler siyaset konuşmuyorsa, eğitimciler eğitime dair bir şey söylemiyorsa, hukuk adamları hukuğun içinden geçiyorsa, din adamları 13-14 yaşlarında erkek çocuklara tecavüz ediyorsa. Yani hiç kimse kendi işini yapmayıp bir de üzerine hiçbir açıklama yapma gereği duymuyorsa; bu tarz soruların sanatçılara ve özellikle gençler tarafından örnek almak istedikleri şahsiyetlere sorulması çok normal. Celal Şengör'ün jeoloji dışında üstüne vazife olmayan her şeyi konuşması ve üstüne üstlük bütün bu söylediklerinin hepsinde de olağanüstü bilgili ve hakim olması ancak bu ülkede kabul görülür bir durum. Okan Bayülgen'in oyuncu, televizyoncu, fotografçı, sinemacı, seslendirmen, yönetmen, yazan ve daha bir sürü şey olması ve aynı zamanda bütün çirkinliğine rağmen defalarca seksi erkek seçilmesi de aynı şekilde şaşırtıcı bir durum ama konumuzla alakası yok sanırım. Okan Bayülgen'e aşığım ama şimdi fangirllük yapmak istemiyorum. Hadi çok goygoya sarmadan toparlayalım daha hikayeme girmedim bile. İşte bu kelimelere yüklenebilecek anlamların gücünü bilinçli veya bilinçsiz anladığımda şiire merak sardım. Babamın gençliğinde bir kaç satır karaladığını da biliyordum. Annem için yazmış, çok aman aman olmasa da beğenirdim o zamanlar. Hadi dalga geçmeyeceksen seninle de paylaşayım: 

         Dayım sordu yolda, ''ne düşünüyorsun dayım?''

         ''Ne bileyim'' dedim ''dayı''. ''Daha henüz yoldayım''    

Ba ba laflara bak tunç kafiye falan yapmış. Neyse işte babam yazarmış önceden. Ama asıl sülalenin şairi amcam idi. Faruk Ateş. Gidip bakın var şiirleri google'da. Ben hiçbir zaman açıp da okumadım, pek bir şeye benzediklerini sanmıyorum. Kendimi beğenmişlikten değil. Sadece içerisinde bulunduğumuz cemaat baskısı yüzünden bizim sülaleden kimsenin gerçekten hür ve bağımsız, kaliteli bir sanat eseri çıkaracağına inanmam. Ben de o dönem deli gibi şiir okumaya ve ara ara yazmaya gayret ediyordum. Takdir edersin ki benim de yazdıklarım allah muhammedden öteye pek geçemiyordu. Okul müsamerelerinde okumaya başladım. Yalanım yok iyi okurdum. Küçüklükten beridir camiide hutbe okuduğum için sahne çok da farklı gelmiyordu camii minberinden. Asıl patlama bir Türkçe dersinde meydana geldi. Murat diye bir öğretmen. Çok kabadayı ve bilmiş bir edası vardı her zaman derslerinde. Çok iyi birisi olmasına rağmen kimseye iyi davranmazdı derslerde. Bu da eski öğretmen kafası, otorite problemi çekmemek için. Çünkü ortaokul veledi en ufak bir iyi niyet belirtisinde sınıfta savaş çıkarabilir. Bir gün geldi ve bir şiir yarışması olduğunu açıkladı. Ben ilk vakit okumak sandım ve heyecanlandım çünkü yazmam okumam kadar iyi değildi. Sonra yazılacağını anladım. Konu da iğrenç. Bak güzel kardeşim. Şiirin ve hatta sanatın tek bir konusu vardır. Aşk. Bunun dışındaki diğer türler aşka olan yakınlık türlerine göre ayrılır. Ama ''Dünya Pilotlar Günü'' ne nasıl şiir yazayım ben amk. O zamanın yarışmaları hep öyleydi. ''Küresel Isınma hakkında şarkı'', ''Kızlarsoruyor üyelerinin de insan olduğuna dair makale'' hehe. Neyse o zaman da konu ekmek israfı. Ekmek israfına nasıl şiir yazılır, yazılmaz. Ama ben birilerinin oyununa geldim, gazla da çalıştığım için bilirsin, dedim yazayım. Beynimi o kadar kullanmadım ki yazarken, 10 dakika falan sürdü. Formül şu: İktidar kim, akparti. O zaman daya ya allah muhammed, araya iki tane ekmek kelimesi sok, geri kalan da osmanlıca kelimeleri döşe, tamam. Aha ortaya çıkan eser: 



japon pornosu netliğinde

 

''Ey yaratıldığın topraktan çıkana ihanet eden insan,

 Kaldı ki bir parça ekmeğe muhtaç olacağın o muhteşem an,

 Sanıyor musun ki yine edebileceksin Allah'a isyan,

 Ne olur şefaatçin olan ekmeğe saygılı ol''

 

Az önce babamın şiiri ile dalga geçtiğim için özür diliyorum. Ya şu şiir var ya. Sadece şu şiir bile nasıl yetiştirildiğimin bir özetidir. Ya kardeşim anladık ekmek israfı tamam da. Allah ne alaka amk. Ama işte ekmeğe şiir olmaz dedim ben. Şimdi olsa da ne yazacağımı bilemem. Tarla buğday başak falan derim sonra yağmurun yağışı, bu yağmuru da biri yağdırıyor bakın falan derken gene allaha bağlanır. Başlığını unutmuştum görünce tekrar güldüm. Aşikar Kayıp. Bah hele. Fen öğretmenim elinde şiiri tutarak babama şöyle demişti: ''Sadece şu başlık bile Yemliha'nın ne kadar derin ve ilmi bir zekası olduğunun ispatıdır.'' Siktiğimin hayatlarında kitap okumamış cahilleri sizi. Hadi bizim köyü anlıyorum onları kandırdım tamam da ilde birinci oldu şiir amınakoyayım. Bütün Aydın mı gerizekalı? Şiiri birinci yapan içeriği değil bu kadar arapça kelimenin 7. sınıf bir velet tarafından yazılmış olmasıydı. Normalde 3 kıta yazmıştım o derste. Ertesi gün hoca çok alakasız başka bir öğretmenin dersinde sınıfa girdi ve beni dersten aldı. Karşısına oturttu tenha bir yerde. Bunu sen mi yazdın dedi. Evet dedim dün derste gördünüz ya önünüzde yazdım. Kağıdı verdi elime şimdi bir kıta daha yaz bakalım gözümün önünde dedi. Hemen yazdım eline tutuşturdum. Hadi dersine dedi neredeyse kızarak ve beni yolladı. Okul bitip eve döndüğümde evde bayram havası vardı. Annem kucaklarla karşıladı, babamın gözlerinin içi gülüyor. Meğer şiir ilçe şube müdürüne ulaşmış. O şiiri benim yazdığıma inanmayıp özellikle hocaya gözünün önünde bir kıta daha yazdırmasını tembihlemiş. Benim yazdığım netleşince babamı arayıp tebrik etmiş ve benimle hususi görüşmek istemiş. Babam da şiiri okumuş. Anneme bir övüyor beni. Gururla, ihtirasla. İşte bizim çocuğumuz, işte bizim dölümüz, işte o yıllarca hayalini kurduğumuz Yemliha! Ben apar topar şube müdürünün yanına gittim, çünkü bu ilgi ve mutluluktan hafif sarhoş olmuştum. Milli Eğitim binasına girince etrafa mal mal bakmaya başlamıştım ki orada bulunan çaycı ''Şiiri yazan çocuk siz misiniz?'' dedi. Evet anlamında kafamı salladım. Bana şube ve milli eğitim müdürünün beklediğini söyledi ve gideceğim odayı tarif etti. ''şiiri yazan'' demişti, ''şiir yazan'' değil. Demek ki çaycı bile şiirimi okumuş okumadıysa bile haberini almıştı. Ben alelade şiir yazan bir çocuk değildim onun için. ''O'' şiiri yazan çocuktum. Koridorda yürürken aklımdan bunlar geçiyordu. İçeri girdim. Beni hemen tanıdılar. Milli eğitim müdürüyle evvelden tanışıyorduk çünkü cemaati severdi. O beni şube müdürüne takdim etti ilginç bir şekilde. Şube müdürü rütbesi daha düşük olmasına rağmen ondan daha kıdemli ve daha saygın gözüküyordu. Avni Bey. ''Gel bakalım Yemliha, seninle hasbihal edelim'' dedi. Ve gözlerimin içine bakarak ekledi: ''Hasbihal ne demek?'' ''Konuşmak, muhabbet etmek zannediyorum efendim'' dedim. Dudaklarını büzerek daha da yakından baktı. Ve resmen sözlü sınav veriyormuşum gibi hissetmeme sebep olacak şekilde o veya bu bahaneyle bir sürü arapça, farsça, osmanlıca kelime sordu. Hepsine cevap verdim zira test olarak sorduğu bu kelimeler bizim cemaat yurdunda birkaç ay kalmış olan birisi için bile alfabe sayılırdı. Gerçekten bildiğimi görünce yüzündeki bütün şüphecilik çekildi. Bir anda çok merhametli ve sevecen bir tavra büründü. ''Mahlasın ne?'' dedi. Olmadığını, henüz o kadar şiir yazmadığımı söyledim.(Mahlas= Şair Nickname'i). Mahlas olmadan olmazmış, kendi mahlası andalipmiş(bülbül) falan filan konuştu ve bana isim verdi. ''Simurg''. Geçmişe dair neredeyse her alışkanlığımı hatta ismimi bile değiştirmiş olsam bile bu mahlası severim ve hala imzalarımı bu şekilde atarım. Eve gidip babama bütün bunları gururla anlattım. Babam tekrar aradı Avni Bey'i ''Bizim yurdun adı da aşiyan(bülbül yuvası) olacaktı, madem ki siz de andalipsiniz(bülbül) lütfen yurdumuza bekleriz''. Ah baba sen yok musun. Bu olayla birlikte Avni Hoca yurtta talebelere bedava edebiyat dersi vermeye başladı. Bütün bunları neden anlattım. Gel bir şarkı, sigara molası verelim birazdan söyleyeceklerim benim için bile ağır. Bu müthiş huzurlu Hüsnü Arkan şarkısı ile başbaşa bırakıyorum seni. Ama dalıp gitme sözlerim bitmedi çünkü. https://www.youtube.com/watch?v=ZaGnh35weo4

 

Gel bakalım güzel arkadaşım. Yakınlarda çok taze bir olay yaşadım ve etkisi üzerimde. Öncesinde biraz daha o zamanki Yemliha'dan bahsedelim, buraya bağlayacağım. Kulaklarını iyice aç. Şöyle bir baktığımda, aslında bunları yazarken kulaklarını açması gereken asıl benim. Çünkü henüz tam olarak sindirebilmiş değilim. Küçükken Sarayköy'de yaşamıştık bir dönem. Yurdun yanında lojman vardı. Babam sabah yurda gider, akşam dönerdi. Ben babama aşık ve haylice yaramaz olduğum için sürekli evden kaçar önce babamı ziyarete, daha sonra çarşıdaki parka giderdim. Ali Kuşçu parkı. Eve epeyi uzaktı ve 4 yaşında olduğum için annemden her seferinde hatrı sayılır bir dayak yiyordum. Annem çözüm olarak kapıyı kitlese de anahtarı muhakkak bulurdum. O gün öyle olmadı. Anahtarı bulamadım. Biraz pencereden dışarıyı seyretmek ve özgürlüğe en azından uzaktan bakmak istedim sinirle. Daha sonra da televizyon izlerim diye düşündüğümü çok net hatırlıyorum. Pencereden sarkarken, düşsem ne olur aşağı kata tutunabilir miyim gibi çocukça hayaller kuruyordum. Ama hayaller gerçek oldu. Ben daha ne olduğunu bile anlamadan daha 3 gün önce yapılmış betona çakıldım 5. kattan. Acı çektiğimi nedense hiç hatırlayamıyorum. Ama çığrınırcasına ağlamaya başladım, sanki o an öyle ağlamak gerek olduğunu düşünüyordum. Anne diye feryat ederken, annem de yokluğumu hemen fark edip evin içinde beni arıyormuş. Buradan sonrasını annemin ağzından biliyorum. Çok yaramaz olduğum için gürültü çıkarmadığı hiçbir an olmayan bu çocuğun bir anda sessizleşmesi annemi şüpheye düşürüyor. Bana bakmak için odaları geziyor yokum, kapıyı kontrol ediyor hala kilitli. Düştüğüme ihtimal verdiği için değil, sadece refleks olarak açık camdan aşağı bakma gereği duruyor. Ben, parmak kadar çocuk, elim yüzüm yeni betonun tozuyla bembeyaz olmuş, ona bağırıyorum. Tamamen bilinçsiz bir şekilde merdivenlerden inmeye başlıyor ama ne yaptığını bildiği için değil, beyni öyle yapmasını emrettiği için. Ancak orta katlardan birine geldiğinde ne olup bittiğinin farkına varıyor ve yeri göğü inletecek şekilde bağırıyor. Çocuğum düştü, evladım düştü! Yardım edin! Ben çığlığı ve arkasından çıkan gürültüyü, kapı çarpmalarını, hızlı hızlı nefes almaları, insanların birbirine bağırmasını ve gitgide artan ayak seslerini duyuyorum. Beni kucaklayıp hızlıca bir arabaya bindirdiler. 

Gözümü açtığımda sol dizime bir demir geçirip bacağımı asmışlar. Dizim kırılmış. Birkaç küçük yara bere haricinde de pek bir şeyim yok. Mucize dedi başıma toplanan bütün akrabalar. Melekler korumuş diye fısıldadı kimisi. Babam o esnada hatim okuyormuş o yüzden kurtulmuşum yine bir başkasına göre. Amcam bana bir oyuncak melodika almış nereden akıl ettiyse. Tuşlara basar eğlenirim diye. Babam bir kağıda notaları yazıp tek tek her tuşun üzerine bantla yapıştırdı. Babam ne çok şey biliyordu. Sahi babam, notaları nereden biliyordu? Hayranlıkla seyrediyordum o bunları yaparken. Sonra birkaç şarkı da öğretti bana çalmam için. Doo do re mii mii re do re mi doo. Neşeli ol ki genç kalasın'mış bu. Sonra ''dalda duran 3 elma''. Ve ''Ankara'nın taşına bak''. Sonra yine bir gün bir hediyeyle gelmiş hastaneye. Bir kasetçalar. Ama aynı zamanda hem radyo hem de fener. Vay be. Bir tane de kaset almış. ''Çocuk Korosu''. Hastahanede kaç gün kaldık hatırlamıyorum ama sabahtan akşama bu kaseti dinlerdim. İçindeki hiçbir şarkıyı doğru dürüst hatırlamıyorum ama bir tanesi var ki. Demek ki onu daha fazla sevmiş ve dinlemişim. Bir ninni niteliğinde, hicaz makamı, mükemmel bir eser. Al buraya koyuyorum, yatmadan önce mutlaka dinlersin. Büyüleyici bir güzelliği var bu ninninin. https://www.youtube.com/watch?v=u9q0CyB8CSg

Bir büyüsem, tıpış tıpış bir yürüsem. Zannediyorum o zaman yürüyemediğim için bunu çok sevmiş olacağım. Zaman geçti. Ben büyüdüm. Günden güne babama ve kasetlerine ilgim artmıştı. Orada duyduğum her şeyi söylemeye, taklit etmeye kalkardım. İşte o anlarda, babamdan hiç görmediğim bir soğukluk işitirdim. Ya doğrudan doğruya kızar ve söyleme diye bağırır ya da dolaylı biçimde kargalar sussun gibi kinayeli laflar ederdi. Hep böyle oldu ve ben buna hiç anlam veremedim. Gittiğimiz mevlütlerde bile ilahi okumama izin vermez çok ısrar ettiğim halde kendisi de okumazdı. Kendi kendime söylemeye çalışsam bile dalga geçerek şevkimi iyiden iyiye kırardı. Ne kadar düzgün okuduğumu düşünürsem düşüneyim, noktasından virgülüne mutlaka bir hata bulur ve herkes becerebildiği işi yapsın derdi. Mükemmel becermiyordum, hatta iyi bile sayılmazdım şarkı söylemekte ama bunları da duyacak kadar fena olduğunu zannetmiyordum. Bu konuda bu kadar kat'i ve kaba olan babam, iş az evvel anlattığım şiir mevzusuna gelince ise tam tersi bir mizaçta beni göklere çıkardı. Övmeleri bitmiyor ve bütün akrabalara ve tanıdıklara benim bu maharetimden bahsediyordu. Oysa ben çok iyi yazdığımı bile düşünmüyordum. Hem babam bana notaları öğretti. Bana bildiğim bütün eserleri, ezgileri öğretti. Bana dinleyeyim diye radyo aldı. Ne oluyordu? Anlam veremiyordum. Ta ki geçen haftaya kadar.

Ders çalışmam gereken bu dönemde bir gün gitara dalmışım. Annemle de çok şiddetli kavga etmiştik ve kavganın sonu klasik benim ''ben müzisyen olacağım sikeyim sınavını da çarkını da çalışmıyorum lan'' gibi demeçlerimle son bulmuştu. Komşuya bir yere mukabeleye gitti. Geri geldiğinde saatler geçmiş olsa bile hala çalıyormuşum ve farkında değilim. İnsan gerçekten olmak istediği yerde olunca, yapmak istediği şeyi yaparken zamanı fark edemiyor. Beni bir 15 dakika izlemiş. O kadar meşgul olduğumdan onun geldiğini fark etmedim bile. Ve yaygarayı kopardı. Babama bağırmaya neredeyse terbiyesini kaybetmeye bile başladı. ''Senin eserin bu çocuk... sen zamanında şöyle demedin mi... sen de aynısı değil misin... bu sevda nereden geliyor sanki...'' Babam çocuk duymasın sus dedi anneme. Ama bunu bağırarak söylediği için duymuş bulundum. Koştum. Neyi duymayacakmışım? Babam usulca bana baktı ve gözlerini kaçırarak '' Kütüphanenin üzerinde, kırmızı kaplı'' dedi. Koştum baktım. Kırmızı bir kılıfa yerleştirilmiş bir kaset. Ama üzerinde sanatçı ismi, hiçbir şey yok. Demek ki boş kaset ve babam içine bir şey kaydetmiş. Kılıflı olduğu için değerli olduğu da açık. Teybe taktım ve dinledim. Ne yalan söyleyeyim, ne hissettim bilmiyorum. Daha çocuk olsam belki ağlar belki orayı burayı yıkardım ama. Sanki en başından beri biliyormuşum da sadece yüksek sesle söylenmiş gibi. 20 yaşında ölen birinin 70'inde gömülmesi gibi.  En başından beri açıkça belli olan bir şeyin ispatı. 

Kasette babamın sesi vardı. Ama bu sefer konuşuyor yahut şiir okuyor değildi. Şarkı söylüyordu. Gittim yanına. Gayet kibar bir şekilde bu kayıtları nasıl aldığını sordum. Enstrümantal müzik kasetleri almış birkaç tane. Sözler yazmış kendince. Valkmanden kulaklıkla müziği dinlerken üzerine söylemiş şarkısını. Aynı anda müziği de sesi de denk getirip bir başka kasette de kayıt etmiş. Ne zaman yaptın bunları dedim. Lisedeyken, bitirince, yurtta. Annem için. Hocayken. Benim şu an kendi kendime instagram için şu için bu için yaptığım şeyin aynını babam bundan tam 30 sene önce aynen o da bu yaşlardeyken elindeki imkanları en iyi şekilde kullanarak aynen benim gibi tüm baskılara rağmen yapmış. Benim yaptığımla mukayese edilemez ama fikir, arzu ve imkanlar aynı. Grup bile kurmuş ulan. Gece Kuşu ilahi grubu. İlahi veya başka bir şey, müzik müziktir. Rock grubu kuracak hali yok ya cemaat yurdunda. Doğduğumdan beri her şarkı söylediğimde yüzüme bok görmüş gibi bakan, her kulaklık taktığımda bırak bu şeytan icatlarını diyen, her fırsatta elinden geldiğince beni bu yoldan vazgeçirmek isteyen babam bütün bunları yapmış işte. Ulan adam ben doğduğumdan beri bana rol yapmış, rol teorisinin amına koymuş be. Neden? dedim. Haram dedi. Kendisi kendi içerisinde bu mücadeleyi yaşamış demek ki ve dinine daha sıkı bağlı olduğu için dinini seçmiş. Eğer cemaat olmasaymış şu an müzisyen babam vardı. Vay yolunu yordamını sikeyim. Ve git gide büyük ihtimalle bu içinde kalan gençlik uktesinden nefret etmeye ve bende ona dair her iz gördüğünde öfkelenmeye başlamış. Bilmiyorum. Belki ben çok fazla abartıyor ve olaylar bu kadar dramatik olmasını istediğimden buna yoruyorumdur. Gerçekten bilmiyorum. Bu hususu daha fazla kurcalamanın ve derinlere dalmanın lüzumu yok. Bu kadar şiirden ve şarkıdan bahsettikten sonra, buraya bir baş yapıt bırakıyorum. Attila İlhan'ın enfes şiiri. İbrahim Sadri okuyor ve bütün haşmetiyle Cem Karaca şarkısını söylüyor. Bu 3 isim de kendi alanlarında en iyileri. O yüzden daha fazla konuşmaya gerek görmüyor ve seni bu muhteşem dinletiyle baş başa bırakıyorum. https://www.youtube.com/watch?v=BjBuuGnDqOQ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cahille Sohbete Başladım

 Selamlar, hayli oldu. Yazının İlber Ortaylı'yla çok azıcık olan ilişkisinden bahsedip daha sonrasında içimi dökmek istiyorum biraz. Kim...